Akşehir, kültürel açıdan maddi- manevi
zenginliklerini günümüze kadar yaşatmış ender şehirlerden
biridir. Akşehir'in halk kültürü varlıkları arasında;
Sıra Yârenleri geleneği, halk türküleri, halk oyunları,
halk masalları, halk hikâyeleri, maniler, ninniler,
bilmeceler, tekerlemeler, atasözleri, deyimler, dua
ve beddualar, doğum, çocuklara ad koyma, nişan ve düğün
törenleri, asker uğurlama adetleri, ölüm ve sonrası
töreleri, hıdrellez vb. manevi kültür mirasının yanısıra
medreseler, camiler, türbeler, çeşmeler... gibi eserler,
günümüze kadar ayakta kalmayı başarmış nadide kültür
değerlerindendir.
Tarih öncesi çağlara kadar uzanan
kent tarihi, Frigya ve Lidyalılarla devamlılık göstermesine
rağmen sonrasında hiçbir kalıntı bırakmaz. Yaşam boyunca
yakılmış yıkılmıştır. Şimdi bir burç, birde su kalıntısı
kalan Akşehir kalesinin ilk kez inşaası Romalılar devrinde
yapılmıştır. Sonrasında Bizanslılar ve Selçuklular devrinde
tahkim edilmiştir. Varlığını bugünde sürdürmekte olan
ve hepsi Selçuklu ve Osmanlı uygarlığından kalan eserler
: Taş Medrese , Ulu Camii, İplikçi Camii, Hasan Paşa
İmaret Camii, Güdük Minare Camii, Ferruh Şah Mescidi,
Seydi Mahmut Hayrani Türbesi, Nasreddin Hoca Türbesi
dir.
Nasrettin Hoca (1208-1284)
Türk halk bilgesi. Halk dilinde, duygu ve inceliği içeren,
gülmece türünün öncüsü olmuştur.
Sivrihisar'ın Hortu yöresinde doğdu, Akşehir'de öldü.
Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı
köyden Sıdıka Hatun'dur. Önce Sivrihisar'da medrese
öğrenimi gördü, babasının ölümü üzerine Hortu'ya dönerek
köy imamı oldu. 1237'de Akşehir'e yerleşerek, Seyyid
Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim'in derslerini
dinledi, İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdürdü.
Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde
bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin
Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca biçimini
almıştır. Onun yaşamıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine
olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış,
yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Bu söylentiler
arasında, onun Selçuklu sultanlarıyla tanıştığı, Mevlânâ
Celâleddin ile yakınlık kurduğu, kendisinden en az yetmiş
yıl sonra yaşayan Timur'la konuştuğu, birkaç yerde birden
göründüğü bile vardır.
Nasreddin Hoca'nın değeri, yaşadığı olaylarla değil,
gerek kendisinin, gerek halkın onun ağzından söylediği
gülmecelerdeki anlam, yergi ve alay öğelerinin inceliğiyle
ölçülür. Onun olduğu ileri sürülen gülmecelerin incelenmesinden,
bunlarda geçen sözcüklerin açıklanışından anlaşıldığına
göre o, belli bir dönemin değil Anadolu halkının yaşama
biçimini, güldürü öğesini, alay ve eğlenme türünü, övgü
ve yergi becerisini dile getirmiştir. Onunla ilgili
gülmeceleri oluşturan öğelerin odağı sevgi, yergi, övgü,
alaya alma. Gülünç duruma düşürme, kendi kendiyle çelişkiye
sürükleme, Şeriat'ın katılıkları karşısında çok ince
ve iğneli bir söyleyişle yumuşaklığı yeğlemedir. O,
bunları söylerken bilgin, bilgisiz, açıkgöz, uysal,
vurdumduymaz, utangaç, atak, şaşkın, kurnaz, korkak,
atılgan gibi çelişik niteliklere bürünür. Özellikle
karşısındakinin durumuyla çelişki içinde bulunma, gülmecelerinin
egemen öğesidir. Bu öğeler Anadolu insanının, belli
olaylar karşısındaki tutumun yansıtan, düşünce ürünlerini
oluşturur. Nasreddin Hoca, halkın duygularını yansıtan,
bir gülmece odağı olarak ortaya çıkarılır. Söyletilen
kişi, söyletenin ağzını kullanır, böylece halk Nasreddin
Hoca'nın diliyle kendi sesini duyurur.
Nasreddin Hoca, bütün gülmecelerinde,
soyut bir varlık olarak değil, yaşanmış, yaşanan bir
olayla, bir olguyla bağlantılı bir biçimde ortaya çıkar.
Olay karşısında duyulan tepkiyi ya da onayı gülmece
türlerinden biriyle dile getirir. Tanık olduğu olaylar,
genellikle, halk arasında geçer. Hoca soyluların, yüksek
saray çevresinde bulunanların aralarına ya çok seyrek
girer ya da hiç girmez. Sözgelişi onun tanıştığı söylenen
Selçuklu sultanlarıyla ilgili gülmecesi yoktur. Timur'la
ilgili "hamam, Timur ve peştemal" gülmecesi
de, Timur'dan çok önce yaşadığı için, sonradan üretilmiştir.
Halk beğenisi Hoca'yı Timur gibi çevresine korku salan
bir imparatorun karşısına hamamda çıkarak, "kızım
sana
söylüyorum, gelinim sen işit"
türünden bir yergi yaratmıştır. Burada yerilen, dolaylı
olarak, kendi toplumun, halkın üstünde gören saray insanlarıdır.
Nasreddin Hoca gülmecelerinde dile gelen, onun kişiliğinde,
halkın duygularını yansıtan başka bir özellik de eşeğin
yeridir. Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez, onun taşıtı,
bineği olan eşek gerçekte bir yergi ve alay öğesidir.
Anadolu insanının yarattığı gülmece ürünlerinde atın
yeri yoktur denilebilir. Eşek, acıya, sıkıntıya, dayağa,
açlığa katlanışın en yaygın simgesidir. Soyluların,
sarayların çevresinde üretilmiş gülmecelerde eşek bulunmaz,
oysa at geniş bir yer tutar. Bu konuda, başka bir çelişki
sergilenir, gülmecede güldürücü öğe ile yerici öğe yanyana
getirilir. Bunun örneği de kendisinden eşeği isteyen
köylüye, "eşek evde yok" deyince ahırda onun
anırmasını duyan köylünün "işte eşek ahırda"
diye diretmesi karşısında, Hocanın "eşeğin sözüne
mi inanacaksın benimkine mi" demesidir.
Onun gülmecelerinde, kaba sofuların "ahret"
le ilgili inançları da önemli bir yer tutar. "Fincancı
Katırları", "Ben Sağlığımda Hep Burdan Geçerdim"
başlıklı gülmeceler katı bir inanç karşısındaki duyguyu
açığa vurur. Toplumda neye önem verildiğini anlatan
"Ye Kürküm Ye" gülmecesi, Hoca'nın dilinde,
halkın tepkisini gösterir.
Nasreddin Hoca'nın etkisi bütün toplum kesimlerine yayılmış,
"İncili Çavuş", "Bekri Mustafa",
"Bektaşi" gibi çok değişik yörelerin duygularını
yansıtan gülmece türlerinin doğmasına olanak sağlamıştır.
Bunlardan ilk ikisi saray çevresinin oldukça kaba beğenisini,
üçüncüsü de gene halkın Şeriat'ın katılığına karşı duyduğu
tepkiyi dile getirir.
Göle Yoğurt Çalmak
Kimi insanlar olmayacak hevesler peşinde koşup durur.
Nasreddin Hoca böylelerine ders vermek istemiş bir gün.
Elinde koca bir bakraç yoğurt mayasıyla gölün kenarına
gelmiş. Başlamış kaşık, kaşık dökmeye :