Buluntular, Bergama ve yöresinde Prehistorik
Çağ’dan bu yana yerleşildiğini kanıtlar. M.Ö. 6. Yy.’da
ise Bergama Mysia Eyaleti’ne yerel olarak bağlıdır.
Bu dönemde Lidya Devleti Bergama’da etkinliğini siyasal
ve ekonomik yönden benimsetmiştir. Hitit devletinin
üstünlüğüde bölgede Lidya kanalıyla gerçekleştirilmiştir.
Hitit konfedarasyonu ile doğu-batı köprüsü atılırken,
bölge diğer bölgelere göre erken gelişimini oluşturmuştur.
Persler kurucuları Kiros ile Anadolu’yu ele geçirdiklerinde
Bergama kalesi Grek
tiranlarının sığınak ve dinlenme yeri
olmuştur. Daha sonraları Perslerin yumuşak yönetimleriyle
ekonomik olanaklarını arttırıp bölgenin geleceğini hızla
hazırladıkları görülüyor.
M.Ö. 334 yılında ise Makedonya Kralı Büyük İskender
Çanakkale Boğazı yoluyla Anadolu’ya geçti. Granikos
denilen Biga Çayı bölgesinde Pers kralı III. Darius’u
ilk büyük yenilgiye uğrattı. Bu başarısını M.Ö. 333
İssos ve M.Ö. 331 de Gavgamela (Arbil) savaşlarıyla
sürdürecektir. Böylece Persler İskender karşısında üç
büyük yenilgiden sonra yok olacaktır. Bundan sonra Bergama’da
Pers satraplığının yönetiminden çıkıp İskender’in egemenliğine
girer.
İskender Bergama’yı Pers komutanı Rodoslu Memnon’un
eşi dul Barsine’ye verdi. Bu dönemde Akropol’de bir
şehir vardı. Bu kentte yaşayan halkın buraya Ege yoluyla
gelmiş oldukları ortaya çıkmıştır. M.Ö. 323’te ise,
İskender ölünce büyük bir karışıklık dönemi başladı.
Roma toprakları İskender’in generalleri arasında bölüşüldü.
Uzun süren karışıklıklardan sonra Bergama Lysimakhos’un
egemenliği altına girdi.
İpsos savaşından sonra Bergama’yı düşüren Lysimakhos,
Küçük Asya’da kaldığı sürede biriktirdiği servetini
kentin yüksek kalesine saklamıştı. O sırada kentin yöneticisi
bir kaza sonucu hadım kaldığı söylenen Philhetairos
adında bir Paphlagonialıydı. Philhetairos, Lysimakhos’un
servetini, M.Ö. 280 yılında yenilip ölene değin saklamıştı.
Daha sonra bunca servet kendisine kalınca, artık Seleukoslara
bağımlı kalmasının gerekmediğini farketti ve servetinin
bir bölümünü küçük krallığının savunma ekonomisini geliştirmeye
ayırdı. M.Ö. 263 yılında öldüğünde varlığını yeğeni
Eumenes’e bıraktı. O da bu serveti kat kat artırarak
Attalos adındaki oğluna bıraktı. Bergama da Ege’de kıyısı
olan bütün Seleukos devletleri gibi, artık haraç almaya
başlayan Galatlarla savaşa tutuşmuştu. Bu durumu hiçbir
şekilde kabullenemeyen Attalos, harekete geçip bir dizi
askari manevrayla onları yenmeyi ve oturdukları toprakların
sınırları içinde tutmayı başardı. Bundan sonra gözünü
Seleukoslara çevirdi ve o sıralar aralarında sürmekte
olan iç savaştan yararlanarak her birinin ordusunu ayrı
ayrı yendi. Küçük Asya’nın batısını ele geçirinceye
değin onları güneye sürdü.
Roma, Küçük Asya’da ilk kez etkili olmaya başladığında,
Attaloslar hala Bergama’da hüküm sürüyorlardı. Büyük
Antiokhos’un orduları Menderes’e vardığında II. Eumenes’in
yardım için başvurduğu yer Roma oldu. M.S. 190’da Roma’nın
Küçük Asya’yı tam olarak istila etmesi birazda bu başvurunun
bir sonucudur. Bu istila, Spylos Magnesiası savaşında
Antiokhos’un kesin yenilgisi ve Eumenes’ten aldığı bütün
toprakları yitirmesiyle sonuçlandı. Böylece Bergama
Roma’nın sığıntısı oldu. Bergama’nın etkisi bu yolla
kazanılan askeri destekle giderek Kappadokia ve Armenia
krallıklarına değin ulaştı.
Bergama kentinin kendiside bu sırada varsıllığını ve
önemini artırdı; son olarak İskenderiye ile boy ölçüşecek
kadar büyüyüp o çağda Küçük Asya’nın en büyük tecim
merkezi oldu. Yurttaşlarının kültürü, süs eşyasında
becerikli ustaları ve altın kaytanlı ipek kumaşları
ile sesini duyurdu. Bir başka alandaki buluşları, bugün
‘parşömen’ (pergamena) sözcüğüyle belleklerde yer etti.
Attaloslar birbiri peşi sıra kral oldular. M.Ö. 133’te
III. Attalos öldüğünde çocuksuzdu ve döneminin en çok
tartışılan belgelerinden biri sayılan vasiyetinde, Bergama
devletini Roma’ya bıraktı.
Bu davranışı açıklamak için birçok neden ortaya sürülmüştür.
Bunların içinde belki de en akla yakını, Roma emperyalizminin
kazanmakta olduğu güç karşısında dayanamayacağını anlayıp
teslim olmasıdır. Asıl nedeni ne olursa olsun, vasiyeti
Senato’da yapılan bilmece dolu bir tartışmadan sonra
Roma’da kabul edildi. Bergama’da ise haberin, özellikle
köylüler ile köleler arasında yarattığı coşku daha az
oldu. En nihayet Romalılar kondukları mirasın denetimini
tam olarak ele geçirmek için veliaht Stratonikos’un
başlattığı silahlı ayaklanmayı bastırmak gerektiğini
anlamışlardı. M.Ö. 130’da eski Attalosların tüm mal
varlığı, toprakları yeni kurulan Asya Eyaleti’yle birleştirildi.
Roma İmp. Çağ’ında şiddetli nüfus artışıyla
beraber, şehir ovaya yayıldı. Özellikle İmp. Hadrian
zamanında büyük bir yükseliş yaşadı. Asklepios kutsal
alanıda bu dönemde inşa edildi. 3. yy.’da Roma egemenliği
gerilemeye başladı. 8.yy.’da Arap akınlarına karşı Bizans
tahkimatı oldu. 12-14. yy.’larda Bizans yerleşmesi yeniden
güçlendi. 14. Yy.’dan itibaren ovada Türk şehri gelişmeye
başladı.
Yukarı Agora: 1883-84 yıllarında ortaya çıkarılan
bu agora, Zeus Sunağı taraçasından 14 m aşağıda ve güneye
uzanmış durumdadır. Akropolün en eski yapılarındandır.
Kuzey temellerindeki kalıntılar burada daha eski bir
yapının olduğunu gösterir. Agora, dağ sırtının küçük
düzlüğünden yararlanılarak kayaları parçalayarak açılan
bu alanda 83,7x43.5m ölçüsündedir. Anayol bu alanı ikiye
bölmüştür. Kuzeyden güneye 90m uzunluğunda ve bunun
yarısı kadar genişlikte olan doğu tarafın agoranın ilk
kurulduğu bölge olduğu daha sonra tiyatro ile ilişkisini
kolaylaştırmak için genişletildiği sanılmaktadır.
Agoranın üç tarafı porticuslarla çevrilmiştir. Bunlardan
kuzey kenarında az, doğu ve güney kenarında daha fazla
izler bulunmuştur. Porticusların alana bakan bölümlerinde
bir kat, dışa bakan bölümde ise arazinin eğimine göre
üç kata kadar çıktığı anlaşılmaktadır. Dorik biçimli
3,83m boyundaki porticus sütunlarının üst bölümünden
üçte ikisi derin yivli, alt tarafı ise düz işlenmiştir.
Agora alanında yüksekliği 0,48, genişliği 0,405 ve derinliği
0,385m olan çelenklerle süslü bir yazıtı olan bir sunak
altlığı bulunmuştur. Agorada tunçtan bir Hermes Agoreus
(Agorada duran) heykeli bulunuyordu.
Agoranın batı bölümünde, önündeki sunakları ile küçük
bir Agora tapınağı bulunur. Dor ve İon düzeni karışımında,
anteli prostylos tapınak şeklindedir. Bina iki basamak
üzerine kurulmuş olup genişliği 7.66m ve uzunluğu 12.30m'dir.
Bu tapınağın, bir heykel kaidesindeki yazıttan Dionysos
için yapıldığı anlaşılmaktadır. Batı galerinin kuzey
köşesindeki, tapınağa benzeyen daha eski yapının anlamı
açıklanamamıştır. Kuzeyde, yolun Agoradan çıktığı yerde,
sağ tarafta galerinin ucuna eklenmiş niş şeklinde bir
kült yapısı vardır. Burada Bergama Sunağı'nı bulan ve
kazısını yapan Karl Humann'ın (1839-1896) granit bir
blok altında mezarı yer almaktadır.
40-60cm ölçüsünde sert taşlardan döşemesi olan agora
Ortaçağdaki yıkımına kadar köklü bir onarım görmeden
ilk yapısını korumuş, VIII.yy'da porticusların temellerine
kadar sökülerek Bizans surlarının yapımında kullanılmıştır.
Büyük Sunak (Zeus Sunağı): Bergama'nın Attalos
I zamanında Galatlara karşı kazandığı büyük zafer üzerine
Eumenes II zamanında (M.Ö. 197- 159) Akropol'de Zeus
(Athena ya da tüm tanrılar) adına bir sunak yapıldı.
Sunak hakkında ilk bilgi verenlerden biri Romalı yazar
L. Ampelius'tur. Dünya Harikaları adlı yapıtında "Bergama'da
mermerden kırk ayak yüksekliğinde, görkemli kabartmalarla
süslü büyük bir sunak vardır. Tanrılarla Gigantların
savaşını göstermektedir." demektedir.
Bu kabartmalardan birkaçının bulunması ile 1877'de Akropol'de
kazılar başlamış ve sunak ortaya çıkarılmıştır. Ele
geçen parçaları ile Berlin Müzesi'nde tekrar yapılandırılan
sunak boyutları nedeniyle bugün Berlin'de ziyaretçileri
ağırlayan Pergamon Müzesi'nin yapımını (1910-1930) zorunlu
kılmıştır.
Akropol'ün birinci surları dışında Athena Tapınağı'ndan
24m aşağıda bulunan 5623 metrekarelik düzlemin ortasında
inşa edilmiş olan sunak, yukarı agoranın biraz üstünde
bulunmaktadır. Sunak binası, kuzeyden güneye 37,70m,
batıdan doğuya 36,60m'lik bir dikdörtgendir. Sunağın
genişliği 34,20 ve derinliği 36,44m olup beş basamaklı
bir altlık üzerinde 40 ayak (12m) yüksekliği vardır.
Selinos vadisine bakan cephesinde 20m genişliğinde 28
basamaklı merdiveni bulunur. Kuzey, güney ve doğu yüzlerini
kuşatan ve Tanrılarla Gigantların savaşını anlatan kabartmaları
(Gigantomachia) içeren yüksek kabartmaların uzunluğu
120m dir. Bunların yüksekliği 2,30m, kalınlığı 0.50m
olup genişliği 0,60 - 1,10m arasında değişmektedir.
Sunak meydanının girişi doğuda ancak sunak avlusuna
çıkan merdivenler batıda olduğundan sunağa gelenler
merdivenli cepheye varabilmek için yapının iki yanından
birini dolaşmak zorundadır. Doğudan gelindiğinde ilk
olarak Zeus ve Athena kabartma grubu görülür. Frizin
bu yanında güneş doğuşuyla ilgili ışık tanrıları Apollon,
Artemis ve Leto tasvir edilmiştir. Karanlık kuzeyde
ise yıldız tanrı Orion, kader tanrıçaları (Moira'lar)
ve gece tanrıçası gibi tasvirler vardır. Güneyde başka
tasvirler arasında şafak kızıllığı, güneş tanrısı Helios,
batıda denizle ilgili tanrılar ailesi Okeanos, Amphitrite,
Nereus ve Triton vardır. Homeros'a göre Gigantlar vahşilikleri
yüzünden yok olmuş bir halk kitlesidir. Hesiodos ise
"Onlar göğün ve toprağın çocuklarıdır. Parlak silahlı
ve ellerinde uzun mızrakları olan savaşçılardır"
der. Olympos tanrıları, Titanları sürgün ettikleri zaman,
anaları toprak tanrıçası Gaia, Titanların öcünü almak
için eşsiz büyüklük ve güçte olan Gigantları doğurmuştur.
Gigantlar tümüyle insan kılığında gösterildiği gibi,
bacakları oyluklarına kadar yılan kuyruklu da oluyordu.
Böylece toprağın çocukları analarının kucağından çıkarak
insan biçiminde ayağa dikiliyorlardı. Gigantlara yılan
ayakları savaşta yardım ettiği gibi tanrılara da hayvanlar
yardım ediyordu. Zeus'un kartalı Gigantların yılanlarına
karşı savaşıyor, azgın köpekler ve Hekate'nin bir aslanı
da Rea'nın yanında bulunuyordu. Yüksek kabartmalarda
birbirine giren figür bolluğu vardır. Bunlar yan yana
veya arka arkaya değil, birbirini kısmen örten ve kesen
bir durumda düzenlenmiştir. Böylece, göğüs göğüse yapılan
bir ölüm kalım savaşı, sanatçılar tarafından büyük bir
ustalıkla, olağan bir karmaşadan uzak tutulmuştur. Bu
kabartmalardaki tema, direkt olarak tarihsel olayların
(Galatlara karşı kazanılan zafer) konu edilmesi yerine
bu olayların vurguladığı düşünceye önem veren Hellen
görüşüne uygun görülmektedir. Kral Eumenes II de Hellenliğin
ruhsuz, duygusuz barbar bir dünya üzerindeki zaferinin
sanatsal betimleme ve anlatımını önemsemiştir.
Sunağın iç yüzünde de dış yüzde olduğu gibi sütunlu
galeriler planlanmış ancak tamamlanmamıştır. Duvarın
iç yüzünü, Bergama krallık soyunun atası olarak kutsanan
Herakles'in oğlu Telephos destanından sahneler süsler.
Antik dünyada önemli veya halka hükmeden ailelerin soylarını
bir tanrı ya da büyük kahramanlara dayandırmaları yaygındı.
Telephos da Attalos hanedanının hem Grek tarihinin en
büyük kahramanı Zeus'un oğlu Herakles, hem de Arkadia'daki
soylu ve saygıdeğer bir Grek ailesi ile bağlantılarını
sağlıyordu. Telephos'un yaşamından bölümlere antik şiirlerde
ve Aeschylus, Sophokles, ve Euripides' in klasik dramalarında
rastlanmaktadır. Telephos frizinde diğer eserlerdeki
gibi bütün olay aynı zaman ve mekanda geçmemektedir.
Bu anlamda bu friz heykelcilikte yeni bir anlatım şeklinin
oluşmasında öncülük etmiştir.
Trainan Tapınağı: 1883-85 yıllarında
yapılan kazılarda akropolde mermer yığını halinde bulunan
yapının bir deprem yüzünden yıkılmış olduğu düşünülmektedir.
Athena tapınağından 9m yüksekte olan bina, bağımsız
olarak Akropolün en yüksek yerinde ve uzaklardan görülebilecek
bir düzlem üzerine inşa edilmiştir. Bu 84x58m boyutlarındaki
düzlemin Athena kutsal alanı ile ilişkisi olduğu ve
doğu yönündeki kapı merdivenden de kütüphaneye geçildiği
anlaşılmaktadır. Bölge çok eğimli
bir arazide bulunduğundan büyük bir binayı oturmak için
zemin kat olarak son derece ustaca ve oldukça sağlam
yan yana beş kemer oluşturulmuştur.
Merdivenle iki metre yükseltilen binanın uzunluğu 27,
genişliği 20m dir. Güneye bakan tapınağın cephesinde
6, yanlarında 9 sütun bulunuyordu. Çapı 1,10m olan sütunların
yüksekliği 9,80m dir. Sütunların büyük Korinth başlıkları,
altlıklarında olduğu gibi usta bir sanat anlayışıyla
işlenmiş zengin süsleri taşımaktadır. Arşitravlar üzerinde
altın kaplamalı tunç yazılar bulunuyordu. Friz, konsollar
arasında kanatlı yılanlı ve bukleleri serbest işlenmiş
Medusa başları ile süslenmişti. Ortada ve tepede bulunan
akroterler, bir küre içinde bulunan zafer tanrıçası
(Nike) ile yaprak ve filizlerden yapılmış taçlardan
oluşmuştur.
Binanın geniş alanı, üç taraftan sütunlarla çevrilmiştir.
Sütunlar arasında alana bakan korkuluklar bulunuyordu.
Alanın kuzey bölümünde biri köşeli, diğeri yuvarlak
iki bank bulunmuştur. Bu bankların bilginlerin toplanması
ve sanat yapıtlarının sergilenmesi için yapıldığı ileri
sürülmektedir. Bunlardan yuvarlak olanı Berlin'deki
Pergamon Müzesi için alınmıştır. Bankların yanında bulunan
bir yazıttaki "Kral Attalos'un oğlu Attalos"
dizesinden burasının kralın oğlu Prens Attalos tarafından
yaptırılmış olduğu anlaşılmaktadır.
Tapınak binasında bulunan eserler binanın Hadrianus
zamanında Zeus Philius ve Traianus için kurulmuş olduğunu
göstermiştir. Bir yazıta göre Bergama kenti Jupiter
Amicalis (Zeus Philios) ve Traianus onuruna büyük piyesler
oynatma yetkisine sahipti. Tapınak kazısında Traianus
için iki, karısı Plotina için bir, Hadrianus için üç,
Antoninus Pius için iki, Caracalla için bir yazıt bulunmuştur.
Traianus ve Hadrianus'a ait birer büyük heykel başı
da çıkmıştır. Tapınaktaki Hadrianus heykeli de önemli
bir sanat eseri kabul edilmekte ve Traianus'un bu güçte
idealize edilmiş başka bir portresinin bulunmadığı kabul
edilmektedir.
Heroon: Özellikle Attalos I ve Eumenes II gibi
önemli krallara gösterilen saygı ve onların tanrılara
yaklaştığı inancı ile yapılan krallar kültünün kutsal
yapısı üst esas kalenin kapısı önünde sütunlu bir avlu
etrafında büyük bir yapı halinde inşa edilmiştir. Asıl
kült odası kültle ilgili yemek törenlerinde toplantı
odası olabileceği düşünülen geniş bir galerinin arkasındadır.
Son şeklini Roma İmparatorluk Çağı'nda alan kare şeklindeki
kült odasının arka duvarına bir podyum yerleştirilmiştir.
Sütunlarla bezeli kule şeklindeki üst yapısı üst kat
görünümündedir. İçinde mezar bulunamayan Heroon'un batıdaki
yoldan iki girişi vardır ve iç avluya uzun koridorlardan
ulaşılır. Çevredeki evler gibi Heroon'un da kendine
özel sarnıcı vardır. Heroon'un altında krallar kültüne
hizmet ettiği düşünülen daha basit Hellenistik bir yapı
bulunmuştur.
Kral Sarayları: Hellenistik Çağ Bergama krallarının
oturdukları saraylar ve bunlara bağlı yapılar kalenin
doğu duvarı boyunca sıralanmıştır. Üst yapısı gösterişli
olmayan sarayların planları peristyl'li ev tipindedir
(Odalar sütunlu bir avlu çevresindedir.). Yazılı bir
belge ele geçmemiş, genel buluntulara göre bu yapılar
kral adları ile ilişkilendirilmiştir. En kuzeydeki sülalenin
kurucusu olan Philetairos'un(M.Ö.281-263) yapı grubu
daha sonra kalede görevli askerler için kışla olarak
değiştirilmiştir. Diğer yapı grupları kuzeyden güneye
doğru Attalos I (241-197), Eumenes II (197-159) ve Attalos
II (159-138) adlı krallara ait olarak tanımlanır. Bunlardan
en güneydeki en büyük sarayın yapımında Zeus Sunağı'nın
taşları yapıtaşları olarak yeniden kullanılmıştır. (M.Ö.160)
Bu sarayın kuzeydoğu köşesinde mozaik döşemeli bir sunak
bölümü vardır. Kuzeybatıdaki odada sanatçı Hephaistion'un
imzasını taşıyan değerli bir mozaik daha bulunmuştur.
Saraylara ait iki sarnıçtan en büyük yapıya ait olanı
kale yolu üzerinde görülür. Bu sarayın gösterişli bir
girişi vardır. Kale kapısının arkasındaki meydandan
açık bir merdiven ile buraya gelinir. Aynı meydandan,
Athena Kutsal Alanı'nın girişinin karşısında, kalenin
güneydoğu köşesindeki yapı grubuna geçilebilirdi.
Arsenal: M.Ö. III ve II. yüzyıllarda, özellikle
korunmuş, Bergama Kalesi'nin en dıştaki alanda kuzey
güney doğrultusunda uzanan beş magazin yapısı kurulmuştur.
Burada bulunan ve bugün aşağı agorada korunan 13 farklı
çapta 900 gülle mancınık biçiminde sapanlar ile atılırdı.
Eski çağda da gülleler magazinler dışında depolanır,
magazinlerde özellikle çabuk bozulan erzak ve tahıl
saklanırdı. Üzerindeki ağırlığı taşıyabilmek için ızgara
biçiminde birbirine yakın duvarlar halinde inşa edilen
temellerde etkin havalandırma için yarıklar bulunuyordu.
Çatıları kiremitle örtülü büyük ahşap galerilerden oluşan
asıl magazinlerde yiyecek dışında kalede kalan savaş
araçları da saklanırdı. Daha sonra Roma Legionlarında
görülen bu büyük yapılar antik çağda görülen en eski
silah ve erzak depolarındandır.
Arsenalin güneydoğusundaki kral birliklerinin büyük
kışlasının 32 taş sırasına kadar ayakta kalabilmiş kuzeydoğu
duvarı Hellenistik Çağ tahkimatının en iyi durumda kalmış
parçasıdır.
Su Yolları: II.yy Roma İmparatorluk çağı'na ait
olduğu düşünülen su yolları Arsenal alanının kuzey ucundan
görülebilir. M.Ö. II.yy'da yapılan krallık zamanı su
yolları 50-75cm uzunluğundaki 240 bin kadar toprak künkten
oluşur. Kuzeyde Madra Dağı'ndan yaklaşık 45km aşarak
üç yol halinde gelen su yolları Bergama'daki kale tepesinin
karşısındaki bir tepe üzerindeki su haznesine uzanır.
Buradan da toprak altına döşenmiş büyük taşlardaki deliklerden
geçirilen yüksek basınçlı su yolu kurşun borularla üç
vadi ve iki alçak tepeyi aşarak kuzey taraflarından
Bergama Kalesi'ne ulaşır. Sarayın sarnıçlarına, evlere
ve şehrin çeşmelerine merkezi bir su deposundan toprak
künkler aracılığı ile su verildiği düşünülmektedir.
Bergama'nın Roma Çağı'nda artan nüfusunun ve büyük yeni
hamam kuruluşlarının su gereksinimi Kozak Dağları ve
Soma'dan (yaklaşık 80km uzaklıkta ) gelen su yolları
ve kısmen su kemerleri ile karşılanıyordu.
Asklepion: Asklepion'un yeri;
kentin batı kesiminde, denizden 108 metre yükseklikte
ve rüzgarlardan korunabilir bir yerdedir. Örneğin Aristides
buranın konumu için; su ve havasının iyiliğinden gelişi
güzel seçilmiş olmayıp gizemsel bir seçim olduğunu belirtir.
Bergamalı ünlü hekim Galenos ise; Asklepion'un Misi
Dağları’nın (Geyikli) ayaklarında, hava akımlarından
korunmuş, temiz havası ve suyu olan uygun bir yerde
kurulduğunu vurgular. Ozan ve tarihçi Horas ise; oraya
sıcaklar sıtma götürmez, orada vasiyetnameler açılmaz
diyerek önemini dile getirir. Kazılar sonucu gün ışığına
çıkarılan Asklepion'un bugün gördüğümüz kalıntıları
büyük oranda İ.S. 2. yüzyılda gerçekleştirilen geniş
çaplı yenilemeye aittir. Bunun öncesinden kalanlar ise
kutsal alanın esas çekirdeğini oluştururlar: Kutsal
kuyu, tapınağın ve onun batısı ile güneyinde yer alan
uyku odalarının temelleri. Bugün gördüklerimizin çoğu
Aelius Aristides'in zamanında inşa edilmiştir. Ne yazık,
onun sözünü ettiği yapılar genellikle günümüze
erişmemiştir. Yine de kutsal alandaki
ilk yerleşmenin Arkaik Dönem'e, hatta Bronz Çağ'a gittiği
anlaşılmaktadır. Yunan tanrısı Asklepios'un kültü olasılıkla
daha eski ve yerli bir kutsal alan üzerine kurulmuştur.
Kutsal Yol (Via tecta): Viran Kapı’dan başlayıp
Asklepion’u Bergama’ya bağlayan yol.. Kazılarla önemli
bir kısmı açığa çıkarılan kutsal yol, anıtsal kapının
önündeki avluya eğik bir şekilde kavuşur.
Anıtsal Kapı: (Propilon, Propylon) Kutsal alana,
kutsal yol üzerinden girişlerin yapıldığı ana kapı.
Kütüphane: Anıtsal kapıdan geçtikten sonra hemen
sağda, yani kuzeyde, kütüphane yer alır. Kütüphane,
duvarlarında nişler bulunan kare biçimli tek bir odadan
ibarettir. Doğu kenardaki orta nişi, bilimsel çalışmaları
koruması nedeniyle kütüphanenin adandığı İmparator Hadriyan'ın
(Hadrianus) heykeli süsler. Hadriyan ayrıca Asklepion'un
bütününde yapılan yeniliklerden ve onun Yunan dünyasındaki
en ünlü tapınaklar arasına yükselmesinden de sorumludur.
Okuma için gerekli ışık, nişlerin üzerindeki bir sıra
pencere ile sağlanmıştır. Kütüphane bir tıp kitaplığı
sayılmamalıdır; tersine hastaların hizmetine sunulmuş
klasik yapıtları kapsayan bir koleksiyondur. Hadriyan
heykeli ve belki yapının tümü Flavia Melitine adlı bir
kadın tarafından adanmıştır.
Zeus-Asklepios Tapınağı: Anıtsal kapının öbür
yanında yuvarlak Zeus-Asklepios Tapınağı yer alır. Mevcut
kutsal alanın baş tapınağı olan yapıdan yalnızca en
alttaki taş sırasının kalmasına karşın, duvar örgüsündeki
ustalık gözden kaçmaz. Tapınağın arkasında, doğu yanda
bir merdiven dışarıdan çatıya ulaşıyordu ve olasılıkla
onarım işlerine yönelikti. Ön cephede ise, soldaki anıtsal
kapıdan kutsal alana inen merdivenleri bakışımlı bir
biçimde dengeleyen ikinci bir merdiven vardı. Burada
Asklepios'un Zeus ile bağdaştırılırması, Aristides'e
göre üzerinde durulması gereken bir durumdu. Ünlü hatip,
Asklepios'un tıpkı Zeus gibi yüce, çok yönlü ve her
şeyi saran bir güce sahip olduğunu anlatmıştır. Onun
kendi girişimleriyle düzenlediği bir koro gösterisi
onuruna, bir üç ayaklı kazan adadığı tapınak da yine
burasıdır. Kazanın üç ayağı da birer altın figürle bezenmişti:
Birinde Asklepios, öbüründe Hijye, sonuncusunda da Telesforos
(Telesphoros) figürü vardı. Adak, Asklepios heykelinin
sağ elinin altına yerleştirilmişti. Sağlığı ifade eden
Hijye ve Gerçekleştirici anlamına gelen Telesforos Asklepios'un
çevresindeki ikincil tanrılardı.
Stoalar: Kutsal alan kuzey, batı ve güney yanlarında
stoalar ile çevrelenmişti. Bu sütunlu galeriler Yunan
sivil mimarisinin vazgeçilmez öğelerindendir; insanları
yazın güneşten, kışın yağmurdan korurlardı. Pergamon
Asklepion'unda en iyi korunagelen stoa kuzeydekidir.
Kazı sonrasında, bu kesimdeki sütunlar yeniden ayağa
kaldırılmıştır. Kuzey stoa sütunları İon düzenindedir.
Yalnız kütüphane tarafindaki son on sütun bir depremde
yıkılmış ve yerlerine postament üzerine oturtulmuş,
kompozit başlıklı sütunlar dikilmiştir - kompozit tip,
İon sütun başlığına özgü volüt ile Korint başlığındaki
akanthus yapraklarını birleştirir.
Kalıntı bırakmamasına karşın, batı stoanın kuzeydekine
benzediği anlaşılır. Tam ortasındaki kapı ve basamaklar,
başka bir stoaya giriş sağlamıştır. 120 m. uzunluğunda
ve Dor düzenindeki bu stoanın gerisinde bir dizi mekân,
önünde ise Aristides'in de değindiği, jimnazyum (gymnasion)
işlevli bir açık alan vardır.
Güney stoa da tümüyle yıkılmıştır. Bu yan, arazinin
eğimi yüzünden alçakta kaldığından, bir bodrum kat gerektirmiştir.
Günümüze erişebilen bodrum kat, ortadaki bir paye dizisiyle
iki nefe bölünmüştür. Payeler üstteki stoayı taşımış,
bodrum kattan ise depo olarak yararlanılmıştır.
Tiyatro: Kuzey stoanın batı ucunda küçük bir
tiyatro vardır. Yapı Roma Dönemi tiyatroları için tipik
olan yarım daire şeklindedir. İzleyicilerin oturdukları
kademeli bölüm, merdivenler ile dikeylemesine üçgen
biçimli beş alana ve bir geçit yani diazoma ile yataylamasına
ikiye bölünmüştür. Orta bölümün en aşağıdaki üç sırası
önemli kişilere ayrılmıştır. Anlaşıldığına göre sahne
yapısı üç katlıydı. Onun önünde yer alan, oyuncuların
gösterilerini sundukları sahne, yerden yaklaşık 1 m.
yükseklikteydi. Bir yazıt tiyatronun Asklepios ile Athena
Hijye'ye adandığını belgeler. Yapı 3500 kişinin oturmasına
izin veriyordu. Asklepion'da kalan hasta sayısının hiçbir
zaman bu kadar yüksek olamayacağı göz önüne alınırsa,
çevredeki halkın da gösterileri izleyebildiği sonucuna
varılmaktadır.
Genel Tuvalet (Latrinler): Batı ve güney galerilerin
birleştiği köşede, antik çağda kullanılan latrinlerin
ilginç bir örneği ile karşılaşılır. Erkeklere ayrılan
büyük mekânın gösterişli olduğu anlaşılır. Burada mermerden,
yaklaşık otuz adet oturma yeri vardı. Çatı, özenle işlenmiş
Korint başlıklar taşıyan dört payenin üzerine oturtulmuş,
ortasında ışık ve hava dolaşımı için bir boşluk bırakılmıştı.
Böyle görkemli latrinler, dönem için karakteristiktir.
Bunlar günümüzde aradığımız gizlilikten yoksun bulunmalarına
karşın, göz alıcı bir biçimde inşa edilip, kusursuzca
donatılmışlardır. Öte yandan, bayanlara ayrılan latrin
daha küçük ve sadedir.
Hastaların Tedavi Gördüğü Klinik:
Kutsal alanın güneydoğu köşesinde, tiyatrodan sonra
alanın en iyi korunmuş öğesi olarak karşımıza çıkan,
ikinci bir yuvarlak yapı vardır. Yapı iki katlıydı.
Esas katı oluşturan üst katta daire biçimli bir mekân,
büyük apsisler ile çevrelenmiş ve ahşap bir çatı ile
örtülmüştü. Fakat bunlar günümüze ulaşmamıştır. Ayakta
kalabilen kesimi, alt kat ya da bodrum katıdır. Burada,
ortadaki çekirdeğin çevresinde dolaşan bir dehliz yer
alır. Belirli aralıklarla yerleştirilmiş, masif ayakların
oluşturduğu bir halka, dehlizi boylu boyunca ikiye bölmektedir.
Ayaklardan kimisinin dibinde yıkanmaya yönelik tekneler
görülür. Güneydoğuda, üst kata çıkan iki merdivenin
kalıntıları göze çarpar. Bu yapıya antik yazarlardan
hiçbiri değinmemiştir ve işlevi kesin biçimde bilinmemektedir.
İ.S. 2. yüzyılda kutsal alanı yenileyen tasarımın bir
ürünü olması ihtimali, bu tasarımdaki bakışımı bozduğundan,
akla yakın görünmemektedir. Telesforos Tapınağı yakıştırmasının
ardında ise hiçbir dayanak yoktur; yukarıda belirtildiği
gibi, Telesforos'un kutsal yeri alanın başka bir köşesinde
bulunmaktadır. Aslında yapının bir
tapınak olduğu da kesin değildir. Buna karşılık, sağaltım
sürecinde belirli bir rol oynadığı kuşkusuzdur. Bodrumdaki
yıkanma teknelerinin yanı sıra yapının bir tünel ile
Kutsal Kuyu'ya bağlanması, tıbbi bir işlev taşıdığına
işaret eder.
Yeraltı Geçidi: Geçit kusursuz bir biçimde korunmuştur.
Her iki ucunda merdivenler, tepesinde içerisini aydınlatan
bir dizi delik vardır. Asklepion'u kazanlar, tünelin
iki amacı olabileceğini öne sürmüşlerdir. Bunlardan
birincisi, kutsal alanda çalışanların yararlanması için
yapıldığıdır. İkinci seçenek ise yaz günlerinde hastalara
serin bir korunak sağlanması amacını gündeme getirir.
Oysa belki daha güçlü bir olasılık, tünelin özellikle
kötü havalarda hastaların yuvarlak yapıdan çıkıp, kutsal
alanın kuyu çevresindeki merkezine ulaşmalarına yaramasıdır.
Yuvarlak yapının ya da en azından bodrum katının, kutsal
alanda kalan hastalar için hem sıcak, hem de yağışlı
havalarda korunabilecekleri bir yer olarak yapıldığını
kabul edebiliriz. Yapıya güneyden bitişen taş döşeli
teras, yatalakların kutsal alanın kalabalığına girmeksizin,
hava alıp güneşlenmesini sağlamıştır.
Uyku Odaları, Şifalı Kaynak ve Kuyular: Kutsal
alan ve kültün odak noktası Kutsal Kuyu idi. Kuyu basit
bir yapının içine alınmış, künkler aracılığıyla bir
pınardan beslenmesi sağlanmıştı. Su, hastaların içine
girmesi için değildi; çeşitli kaplarla çekilerek yıkanma
ve özellikle içme suyu olarak kullanılıyordu. Aristides
kutsal suyun yararlarını coşkuyla anlatır, hatta yazılarından
birini, yalnızca bu su için düzdüğü övgülere ayırmıştır.
Dediğine göre kuyu her zaman dolu ve su, yazın serin,
kışın ılıkmış. Göz hastalıkları çekenler, bu suyla banyo
yaparak göğüs hastalıkları, astım ve ayak sorunlarından
yakınanlar, suyu içerek şifaya kavuşuyormuş. Bir keresinde,
dilsiz birisi suyu içince, konuşmaya başlamış. Pergamon'daki
suyun kutsallığı, başka yerlerdeki kutsal nitelikli
sular gibi - örneğin, Delos'taki gibi - kimsenin dokunmasına
izin verilmemesinden kaynaklanmıyordu. Pergamon Asklepion'undaki
su kutsaldı, çünkü kullanan herkese tanrının yardımıyla
yararlar veriyordu.
Kutsal alanda, ayrıca iki çeşme vardır. Her ikisi de
hastaların sağaltımında rol oynayan bu çeşmelerden birisi,
tiyatronun yakınındadır. Üstü açıktır, mermer bir tekne
ile donatılmış ve olasılıkla soğuk banyo önerilen hastalarca
kullanılmıştır. Obürü batı tarafın ortasına rastlar.
Tekne kayaya oyulmuştur. Üzerinin bir çatı ile örtüldüğü
anlaşılır. Kış mevsiminde ve yağışlı havalarda çevresinde
yoğun biçimde çamur birikir. Asklepion'u kazanlar, hastaların
buradaki birikinti ile çamur banyosu yaptıklarını, sonra
da teknede yıkandıklarını ileri sürmüşlerdir. Eğer tekne
bir tek bu amaca yaramış ise çamur banyosu sık uygulanmış
bir tedavi yöntemi olmalıdır, çünkü tekneye inen basamaklar
bir hayli aşınmıştır.
Kutsal Kuyu'nun hemen güneybatısında uyku odaları yer
alır. Yalnızca temelleri korunan odaların ayrıntılı
biçimde tümlenmesi olanaksızdır. Uyutulma işlemi kesin
dinsel kurallar uyarınca gerçekleştiriliyordu. Kurallardan
bazılarını çok hasar görmüş bir yazıttan öğreniyoruz:
Hasta, uyku odasına girmeden önce yıkanıp beyaz giysiler
giymeli, kuşak ya da yüzüğünü çıkarmalı ve kurban sunmalıdır.
Bergama'da kurbanın zeytin dallarıyla süslü, beyaz bir
koyun olduğu anlaşılır; Aristophanes'ten (Klasik Dönem
oyun yazarı) öğrendiğimize göre, Atina'da ise Asklepios'a
adak çörekleri sunulmuştur.
Hellenistik Devir’a ait Asklepios, Apollon ve Hijye
(Hygieia) Tapınakları: Uyku odalarının kuzeyindeki
kayalık taban üzerinde, günümüze pek az iz bırakan üç
tapınak yükseliyordu. Bunlar Kurtarıcı Asklepios'a,
kızı Hijye'ye ve babası, Güzel Çocuklu Apollon'a adanmış
tapınaklardı. Hijye Tapınağı'nın içinde ya da yanında
Telesforos'un kutsal bir yeri vardı. Telesforos ilk
kez Bergama'da Asklepios'un çevresinde yer alan, daha
sonra başka yerlerde de tapım gören bir çocuk-tanrıydı.
Sağaltım kültünde önemli bir rol oynuyordu: Aristides
bir gün kendisine Telesforos'un, daha doğru bir deyişle
Telesforos rahibinin, vücuduna sürülecek bir merhem
verdiğine değinir. Bir keresinde de Aristides bir düş
görmüş ve düşünde bütün vücudunu kurtarmak istiyorsa,
bir organını kesip Telesforos'a adaması gerektiğini
öğrenmiştir. Fakat rahip bir organın adanması çok acı
vereceğinden, Aristides'in parmağındaki yüzüğü adamasının
yeterli olacağına karar verir. Böylece parmak adağı
yapmış gibi, etkili bir sonuç elde edilebilecektir.
Aristides'in öyküsü gerçekçi ifade biçimiyle, enikonu
inandırıcıdır.
Aşağı Şehir
Kızıl Avlu: Antik kentin aşağı
kesimi büyük oranda Bergama kasabası ile kaplanmıştır.
Kasabanın içinde antik çağa ilişkin en etkileyici kalıntı
Kızıl Avlu denen yapıdır. Gerek tasarımı, gerekse dev
boyutları ile hayranlık uyandıran anıt, Roma ihtişamını
çok iyi yansıtmaktadır. Kompleksin merkezini büyük bir
salon ya da tapınak oluşturur. Esasında üç katlı olan
bu yapı günümüze aşağı yukarı tüm yüksekliğiyle erişmiştir.
Tapınağın iki yanında, kendisi gibi
iyi korunagelmiş iki yuvarlak kule yükselmektedir. Her
iki kulenin de önünde sütunlu galeriler ile çevrili
birer avlu vardır. Sütunlu galerilerden pek az iz kalmasına
karşın, iki avlunun da ortasında ince, uzun bir havuz
saptanmıştır. Sıcak ve soğuk su künklerinin beslediği
bu havuzlar dinsel yıkanma işlemine yöneliktir. Tapınak
ve avlulu kulelerin önünde, uzunluğıı 182.9 m.’yi bulan
ve bugün büyük kesimi Bergama kasabasının altında kalan
uçsuz bucaksız ana avlu uzanır. Giriş kapısını içeren
dış duvar ise ana caddedeki evlerin arasında şimdi de
görülebilmektedir. Bir başka ilgi çekici özellik, büyük
avlunun Selinus Irmağı üzerine inşa edilmiş olmasıdır.
Avlunun altında, onu bir baştan öbürüne eğik bir çizgiyle
kat eden ırmak, hâlâ aynı işlevi sürdüren tonozlu iki
kanalın içine alınmıştır.
Dev boyutlu yapının Mısır tanrılarına, öncelikle Sarapis'e
(Mısır'da Osiris) adanmış bir kutsal alan olduğu kesindir.
Yapının üçlü formu, Sarapis'in yanı sıra başka tanrıların,
büyük olasılıkla İsis ve Harpokrates'in, tapım gördüğünü
belirtir. Yapısal öğelerin her biri, kült ile ilgili
farklı törenlerin uygulanmasına izin verecek biçimde
tasarlanmıştır. Büyük ön avlu tören geçitleri için bir
sahne oluştururken, tapınağın kendisi ikiye bölünmüş,
yalnızca rahiplerin ve külte kabul edilenlerin ayak
basabildiklerí içerideki bir kutsal yer ile tapımda
bulunan kalabalığın toplandığı dışarıdaki bir alanı
içermiştir. İki yandaki kule benzeri elemanların altyapısında
saptanan büyük odaların, kült içinde önemli bir rol
oynadıkları kuşkusuzdur. Bilindiği gibi, Sarapis'in
yeraltı ile güçlü bağları ve Yunan yeraltı tanrısı Hades
ya da Plouton ile ortak noktaları vardır. Küçük avlulardaki
havuzlar ise İsis ve Sarapis tapımında suyun taşıdığı
dinsel anlam ile ilişkilidir. İsis ve Sarapis kültünde
su, yıllık taşkınlarıyla Mısır'a bolluk ve bereket getiren
kutsal Nil Nehri'ni simgelemiştir. Yapı olasılıkla İ.S.
2. yüzyıla tarihlenir. Sonraları orta avluda bir kilise
inşa edilmiştir. Mevcut yükseltilmiş taban bu yapıya
aittir.
Konsül Attalos Evi: Agoranın kuzeyinde, yüksek
bir teras üzerinde Roma çağında değişikliklere uğramış
Hellenistik çağa ait soylu bir kişiye ait bir ev kazılmıştır.
Bu ev sütunlu bir avlu (peristyl) etrafında inşa edilmiştir.Evin
bütün güney bölümü antik çağdan itibaren yıkılmıştır.
Avlunun sütunlu galerileri iki katlı olup, altta andesitten
dor düzeninde, üstte mermerden ion düzenindedir. Batıda
evin en büyük odası, erkeklerin toplantı ya da ziyafet
odası (oikos) bulunur. Bu odanın girişinin sağ yanında
bir Herme duruyordu ki eskiden evsahibi Attalos’un bronzdan
bir portre başını taşıyor olmalıydı.Yazıtta adı anılmakta
ve konukları onunla birlikte hayatın tadını sürmeye
çağrılmaktadır. Avlunun kuzeyinde, koruyucu bir çatı
altına alınan oturma ve yatak odalarında değerli duvar
resmi ve taban mozaikleri bulunmuştur. Avluda bir tane
büyük Hellenistik ve iki tane küçük Roma sarnıcı vardır.
Aşağı Agora (pazar yeri): Asıl pazar meydanı
M.Ö. 2. Yy. başlarında kurulmuştur. Dört yanda sütunlu
galerilerle çevrilidir.Dor düzeninde iki katlıdırlar.
Arkalarında tek odalı dükkanlar bulunur.Güney galeri
yamaçta kurulduğundan alt kata , kuzey galeri ise ikinci
bir üst kata sahiptir ve bunun dükkanları kuzeydeki
caddeye açılırlar.Pazar yerinde dikili levhalarda toplum
hayatının kanunları yazılıydı. Özellikle yol ve inşası
, kuyuların, sarnıç ve su yollarının temizlenmesi gibi
şehir polisiyle ilgili sıkı hükümleri kapsayan uzunca
krali buyrultu önemliydi.(Astynom yazıtı, Ber. Müzesi)
Pazarın ortasında bir kuyu bulunuyordu ki bunun suyu
kuzeydeki konsül Attalos evinin büyük sarnıcından kayalar
arasından akarak besleniyordu.
Eumenes Kapısı: Bergama’nın en güçlü kralı Eumenes
II tarafından şehrin genişletilmesiyle şehir duvarı
şehir tepesinin en güneyindeki yamaçlara kadar ileri
götürülmüştür.Tahkimatın en önemli yapısı şehrin buraya
yerleştirilen esas kapısıdır. Ovadan gelerek burada
duvarın içinden geçen yol tahkimli kapı avlusunda dar
bir kıvrım yaparak döner ve biraz daha ötede yüksekteki
aşağı agoraya ulaşır. Kapı içindeki avlunun doğu duvarındaki
sütunlu galeri ile korku verici karakteri giderilmiştir.
Kapı, her taraftan gelecek saldırıyı önlemek üzere üç
kule ile korunmuştu.