Paleolitik Çağ (M.Ö.
600.000-8000)
İnsanın yavaş yavaş gelişmeye başladığı bu ilk uygarlık çağı
Buzul Devri'ne rastladı. Yarım milyon yılı aşan bu uzun devre
boyunca insan henüz üretime geçmemiş olup, doğada buldukları
ile geçinen mağara ve ağaç kavuklarında barınan doğadaki taşlardan
avlanma aletleri yapan ilkel bir durumdadır.
Buzul Dönemi'nin izlerini Anadolu'da da bulmak mümkündür. Antalya
çevresindeki Karain, Beldibi ve Belbaşı Mağaraları bu dönemin
sonlarında (M.Ö 20.000-8000) kullanılmışlardır. Karain, Beldibi
ve Belbaşı'nda bulunan eserlerin bir kısmı Ankara Anadolu Medeniyetleri
Müzesi ile Karain Müzesi'nde sergilenmektedir.
İnsanoğlu bundan 40 bin yıl önce, bugünkü
fizik yeteneklerine ulaşmaya başladığı ve ateş
yakmasını da öğrendiği halde uygar denebilecek
duruma ancak on iki bin yıl önce yerleşik hayat şekline
geçmesiyle ulaşabilmiştir.Yerleşik olmak insana mal
ve zahire biriktirme imkanları sağladı. Dünyanın bir
çok yerinde bu çağdan kalma küçük
yerleşmeler gün ışığına çıkarılmıştır. Bunlardan en
ileri düzeyde olan ikisi Orta Anadolu'da Konya
dolaylarındaki Çatalhöyük
yerleşmeleridir. Çatalhöyük'te insanoğlu
daha M.Ö. 7. ve 6. binlerde duvarları renkli resim ve
renkli kabartmalarla kaplı kerpiçten evlerde oturuyor,
odalarını pişmiş topraktan renkli vazolar ve heykelciklerle
süslüyordu. Heykelciklerin büyük bir bölümü çıplak bir
tanrı kadını, toprak anayı, tasvir etmektedir. Duvarcılar
ve çeşitli meslek erbabı obsidyandan yapılmış aletleri
kullanıyorlardı, çiftçiler öküzlerle sürdükleri tarlalarda
buğday, arpa ve mercimek yetiştiriyorlardı. İş adamlarının
pişmiş topraktan mühürleri, kadınların cilalanmış obsidienden
aynaları vardı.
Çatalhöyüklüler'in sofralarında ekmek, sebze ve meyveden
başka keçi ve koyun eti de yer alıyordu. Evlerini, evcil
hale getirdikleri köpekler koruyordu. Bu evlerden birinin
duvarında patlama halinde bir yanardağın, muhtemelen
Hasan Dağı'nın tasviri bulunuyordu. Bu eser, sanat tarihinin
bu güne kadar bilinen en eski manzara (paysage) resmi
olup, sözü edilen öteki buluntularla Ankara Anadolu
Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir. Müzede ayrıca
evlerden birisinin "kült odası" orjinal şekline
yakın hali ile yer almaktadır.
Kalkolitik Çağ (M.Ö. 5000-3000)
Kalkolitik Çağ'da, yani Maden - Taş çağında, Anadolu
bir duraklama dönemi geçirir. Bu iki bin yıl içinde
de güzel keramik örneklerine rastlanırsa da Mısır ve
Mezopotamya yanında Anadolu artık geri kalmış bir ülkedir.
Tunç Çağı (M.Ö.3000-2000)
Bakır, çinko ve kalayın karışımı ile elde edilen tunçtan
eserlerin ortaya çıktığı çağda Anadolu bir ölçüde olsun
canlanmaya başlar. Troia II yerleşmesi erken Tunç Çağı'nın
(M.Ö. 3000-2500) Anadolu'daki en parlak merkezidir;
ancak Mısır'da ve Mezopotamya'da yazının kullanıldığı
bir dönemde Anadolu hâlâ geri kalmış durumdadır.
Anadolu 2500 yılı bulan bir duraklamadan
sonra ilk önce Orta Tunç Çağı'nda (M.Ö. 2500-2000) yeniden
gelişmeye başlar. Her ne denli yazı kullanmıyorlarsa
da Orta ve Güneydoğu Anadolu'daki Hatti Uygarlığı ile
kuzeybatı
Anadolu'daki Troia
II yerleşmesi dünya medeniyetinde müstesna bir yer alırlar.
HATTİ UYGARLlĞl (M.Ö. 2500 - 2000)
Hitit metinlerinde kalıntılarına rastladığımız Hatti
dili kendine öz bir yapıya sahip olup, kendisi ile çağdaş
olan dillerden hiç biriyle benzerlik göstermez.
Hattiler Mezopotamya etkileri taşımakla birlikte sanat
ve genellikle maddi kültür yönünden güçlü bir özgünlük
gösterirler. Din, töre, mitoloji ve sanat bakımından
büyük bir varlık sergileyen Hattilerin etkileri Anadolu'da
iki bin yıla yakın bir süre boyunca yaşamıştır. Nitekim
Anadolu M.Ö. 2500 - 700 tarihleri arasında bütün komşuları
tarafından hep Hatti ülkesi adı ile anılmıştır. Yine
bu nedenle Indo-Avrupa kökenli Hititler de bütün tarihleri
boyunca yazılı kaynaklarında Anadolu'yu Hatti Ülkesi
olarak anmışlardır. Eski Testament'deki Cheta (Kheta)
ile de Anadolu'da oturan halkın kastedildiği sonradan,
bu yüzyılın basında Boğazköy tabletlerinin keşfinden
ve okunmasından sonra anlaşıldı. Hatti ülkesi küçük
beyliklerden oluşmakta idi. Aynı zamanda en
yüksek rahip sıfatını da taşıyan bu
kralcıklar çok özgün sanat eserlerinin meydana gelmesini
sağlamışlardır. Alacahöyük, Horoztepe ve Mahmatlar gibi
Kızılırmak kavsi içindeki bölgelerde bulunmuş olan bu
eserler hayvan şeklindeki tanrıları; boğalar fırtına
tanrısını; geyikler onun karısı olan tanrı kadın Vuruşemu'yu;
kral standartları ise evreni (Universium'u) tasvir etmektedirler.
Çoğunlukla bir çift öküz boynuzu üstünde duran bu evren
sembolü, Türkiye'de hâlâ yaşayan bir masalın "Dünya
bir öküzün boynuzları üzerinde durur ve öküz başını
salladığında deprem olur" biçimindeki inancın kaynağı
olmak gerektir.
TROİA II YERLEŞMESİ (M.Ö. 2500- 2000)
Orta tunç çağının Anadolu'daki ikinci büyük kültür merkezini
yukarıda da Söylediğimiz gibi Çanakkale'deki Troia 2
yerleşmesi oluşturmaktadır. Troia'yı ilk kazan Schliemann'ın
burada bulduğu ve yanlışlıkla Priamos'un hazinesi adını
verdiği altından kaplar ve çeşitli ziynet eşyasından
oluşup, Berlin Müzesi'ne götürülmüş olan eşsiz eserler
ne yazık ki II. Dünya Savaşı'nda ortadan yok olmuşlardır.
Bugün bu ünlü hazineden sadece İstanbul Müzesinde küçük
fakat çok önemli bir bölüm kalmıştır. Ancak yitirilen
altın kapların çok güzel galvanize kopyaları mevcuttur.
H. Schliemann yaptığı kazılar sırasında Troia II 'yi
büyük ölçüde tahrip etmiş olmakla birlikte bugün kazı
yerinde bu yerleşmenin giriş rampası ve kent duvarı
ile büyük megaronların bir bölümü ayakta durmaktadır.
HATTİ - HİTİT BEYLİKLER DÖNEMİ (M.Ö 2000 - 1750)
M.Ö. üçüncü binin sonlarında Kuzey Avrupa'dan sıcak
ülkelere doğru olagelen Indoavrupalı kavimlerin büyük
göçü sırasında aynı kökten olan Hititler, Kafkasya üzerinden
Anadolu'ya geldiler. Ancak Hitit kabilelerinin bu göçü,
istiladan çok sızma yolu ile gelişti. O dönemlerde Hatti
beyliklerinin egemenliğinde olan Anadolu'da M.Ö. 2.
binin ilk çeyreğinde Indoavrupalı kökenli beyliklerin
de birdenbire yer aldığını görüyoruz. Giderek Hitit
beylikleri çoğalmış ve böylece 1750 sıralarında Anadolu
dışardan gelen Hititlerin eline geçerek Hitit Devleti
kurulmuştur.
HİTİT DEVLETİ (M.Ö 1750-1200)
Yukarıda anlatıldığı üzere Anadolu'ya M.Ö 2000 tarihlerinde
gelen Hint Avrupalı Hititler 1750 tarihlerinde ilk krallıklarını
2. bin ortalarında ise Hitit Büyük Krallığı'nı (Hitit
İmparatorluğnu) kurdular.Hititler M.Ö 15 ve 14. yüzyıllarda
yakın doğunun en büyük devletlerinden birini oluşturuyorlardı
13. yüzyılda ise dünya egemenliğini Mısır İle paylaşıyorlardı.
M.Ö 1875'te Hititlerle Mısırlılar arasında Kadeş'te
yapılan büyük savaşta Hitit kralı Muvattalli o çağın
en güçlü vurucu silahı olan atlı savaş arabalarından
3500 tane kullanarak rakip orduyu bozguna uğrattı. Hattuşili
4 ile Ramses 2 arasında imzalanan muahedenin Hititce
metni İstanbul arkeoleji müzesinde sergilenmektedir.
Bu belge Dünya tarihinin iki büyük devlet arasında
aktedilmiş ilk politik antlaşmasıdır. Hititlerin ilk
merkezlerinden biri olan Kaneş'te (Kayseri yakınındaki
Kültepe'de)M.Ö 18. yy da çivi yazısı kullanılmakta idi
. Ayrıca halkın anlaması için kendi icatları olan hieroglifleri,
yani resimli yazıları da vardı. Böylece Anadolu'da tarihi
çağ Mısır ve Mezopotamya'dan 1000 yıl sonra, ilk önce
Hititlilerle başlamış bulunuyordu.Yukarıda Hatti bölümünde
Hititlerin Mezopotamyalılar gibi Anadolu'yu "Hatti
ülkesi" adı ile andıklarını ve eski Testamente de
zikredilen Khetaların da bu Hatti adında geldiğini söylemiştik.
Hitit dilinin çözülmesi sırasında filologlar hep Hatti
adına rastladıkları için Hint-Avrupa kökenli olan ve aslında
Nesi'ler denmesi gereken bu kavme, eski Testamenteki deyişten
de esinlenerek yanlışlıkla Hitit adını taktılar. Hititlere
İngilizce "The Hitites" Almancada "die
Hethister", Fransızcada "Les Hitites" ,
İtalyancada " Gli ititi " denmektedir. Türkçede
önceleri Hititlere "Eti'' adı veriliyordu. Şimdi
ise Hitit tabiri yerleşmiş bulunmaktadır.
Hititler, din, mitoloji, töre, örf ve adet ile kültür
ve sanatın bütün alanlarında Hattilerin etkisi altında
kalmışlar; birçok tanrı adı ile ırmak ve kent adlarını
da Hattilerden almışlardır. Örneğin Hitit başkenti Hattuşa'nın
aslı Hattice olup Hattuş'tan gelmektedir. 4 büyük Hitit
kralının adı olan Hattuşili de aynı kökten kaynaklanmaktadır.
Büyük oranda Hatti ve Mezopotamya etkileri taşıdığı halde
Hitit kültürü kendine has ilginç bir karakter sergiler.
Tapınakları, özgün bir nitelikte olup, "kent duvarları
ise düşmana saldırı imkanına sahip bir savunma sistemi
oluşturmaları bakımından Dünya'da eşsizdirler. Hitit figüratif
sanatı da İkonografi bakımından Mezopotamya etkileri göstermekle
birlikte orijinal ve ilginç bir sitil yaratmıştır.
Hitit ülkesi yakın şarkta kadını önemli sosyal haklara
sahip olduğu ve insan haklarının büyük ölçüde yasa güvencesi
altında bulunduğu tek memleketti.
HURRİ UYGARLIĞI
Aşağı yukarı Hititlerle çağdaş olarak Doğu Anadolu'da
egemen olan ve Hintli bir krallık ailesi tarafından idare
edilen Mitanniler Hurrice konuşuyorlardı. Kendi başına
bir tür oluşturan bu dil daha sonra adlarına 13. Yüzyılın
ilk yarısından beri rastlanan Urartular (M.Ö 900-600)
tarafından da kullanılmıştır. Hititler 13. yüzyılda da
büyük ölçüde Hurri etkisinde kalmıştır.
Troia 6 Uygarlığı (M.Ö. 1800 - 1275)
Hitit büyük krallığı ile çağdaş ve üstün düzeyde bir krallık
da Çanakkale'de Troia 6 uygarlığını geliştirmiştir. Myken'lerle
akraba olan bu kavmin meydana getirdiği yerleşme Homeros'un
Ilias destanına sahne olan Ilion kentdir. Troia 6'nın
kent duvarı ve megaronları çok iyi korunmuş olup, Türkiye'nin
en değerli ziyaret yerlerinden birini oluştururlar. Troia
kazılarında bulunan önemli keramik eserler İstanbul Arkeoloji
Müzelesi'nde sergilenmektedir.
"Ege Göçü" ve Balkan halklarının Anadolu'yu
istilası ( MÖ 1200)
MÖ 1200 tarihlerinde olagelen büyük "Ege Göçü"
sonu Balkanlardan gelen Indoavrupalı kavimler önce Troia
6'yı sonra Hattuşa'yı tahrib ederek bu iki özgün kültürlü
devletin ortadan kalkmalarına neden olmuşlardır. M.Ö.
1200 den sonra yazı da kullanılmaktan çıkmış, Anadolu
bölge bölge 300-400 yıl boyunca kültürden yoksun fakir
bir seviyeye düşmüştür. Troia 7b1 bölümde de bulunan elle
yapılmış kaba keramikle Troia 7b2'de ele geçen Buckelkeramik
söz konusu Balkan kavimlerine ait olup İstanbul Arkeoloji
Müzesi'nde sergilenmektedir.
Geç Hitit Beylikleri
(M.Ö. 1200 - 700)
Güneydoğu Anadolu'da ve bugünkü kuzey Suriye'de yerleşik
olan Geç Hititler büyük oranda Anadolu Hitit kültürünü
sürdürmüşlerdir. Giderek Babil, Asur, Aram ve Fenike
etkisine girmiş olan Geç Hititler özellikle 8. ve 7.
Yüzyıllarda henüz gelişme yolundaki Hellen sanatına
büyük ölçüde etkili olmuşlardır. Urartu Uygarlığı (M.Ö. 900-600)
Doğu Anadolu'da Van bölgesinde ve İran'la bugünkü Rusya'da
yerleşik olan Urartular Sami, Hint avrupa ve Hatti dilinden
de başka bir dil olan Hurrice'nin bir lehçesini konuşuyorlardı.
Krallıkları 8. yüzyılın ortalarında kısa bir
süre için Suriye kıyılarına dayanan Urartular özellikle
maden işçiliğinde ileri bir düzeyde idiler. Urartu tunç
eserleri Frygia ile Etrüsk kentlerinde bulunmuştur.
FRİGYA UYGARLIĞI (M.Ö 750 - 300)
Frigler Troya 6'nın tahribinden sonra Anadolu'ya gelen
Balkan kökenli kavimlerden biridir. Ancak siyasal bir
topluluk olarak ilk defa M.Ö 750'den sonra ortaya çıkmışlar,
Midas döneminde ise ( M.Ö 725 - 675 ) bütün Orta ve
Güneydoğu Anadolu'ya egemen güçlü bir Krallık seviyesine
ulaşmışlardır. Frigyalılar kısa bir süre içinde Anadolulaşmışlar
ve büyük oranda Geç Hitit ve Hellen etkileri altında
kalmış olmakla
birlikte özgün
bir kültür oluşturmuşlardır. Friglerin maden ve ağaç
işçiliğinde, dokumacılıkta yarattıkları eserler Helen
dünyasına örneklik yapmıştır. Frigler Helenlere ayrıca
müzik alanında esinlenme kaynağı olmuşlardır.
LİDYA UYGARLIĞI (M.Ö 700 - 300)
Lidyalıların dili Hint Avrupa kökenli olmakla birlikte
M.Ö 2. binden önceki yerli Anadolu dillerinin unsurlarımda
taşır M.Ö 7. yüzyılda İon kentlerine zaman zaman egemen
olmuşlarsa da büyük ölçüde Helen kültürünün etkisi altında
kalmışlardır. Böyle olmakla birlikte yapı işçiliğinde
ise onlara örnek olmuşlardır.
KARYA & LİKYA UYGARLIKLARI (M.Ö 700 - 300)
Lidyalılar gibi Karya ve Likyalılar da büyük ölçüde
eski Anadolu dillerinden unsurlar taşıyan ancak Hint
Avrupalı olan bir lehçe konuşuyorlardı. Karyalılar hakkındaki
bilgimiz çok azdır. Buna karşılık Likyalıların Güney
Batı Anadolu'da sağlam olarak ayakta duran fevkalade
güzellikteki kaya mezarları, Türkiye'nin en göz alıcı
anıtları arasında yer alırlar.
İON UYGARLIĞI (M.Ö
1050 - 300) Eski İzmir kazılarının ortaya koyduğuna göre İon
kentleri 1050 sıralarında kurulmuşlardır. 300 yıl boyunca
ilkel bir düzeyde tarımcı topluluklar olarakyaşayan
İonlar, 8. yüzyılın ikinci yarısında Mısır, Fenike,
Asur ve Hitit merkezlerinin etkileri ile gelişmeye başlamışlar,
ancak parlak dönemlerinin M.Ö 650 - 545 yıllarında idrak
etmişlerdir. İonların Dünya tarihindeki önemleri özgür
düşünce ile özgür
bilimsel araştırmanın
ilk önce onların kurdukları kentlerde doğmuş olmasından
ileri gelmektedir. Özellikle Miletos kentinde doğan
filozofları, doğayı ve doğa olaylarını dinsel kurallardan
ve boş (batıl) inançlardan sıyrılmış bir davranışla
araştırmaya başladılar. Annesi Helen, babası Karyalı
Hexamyes olan doğa filozofu Thales başta olmak üzere
Anaximondros ve Anaximenes gibi düşünürler. Mısır ve
Mezopotamyadan öğrendikleri bilgilere dayanarak bu yeni
özgür davranışla, felsefe, matematik, geometri ve astronomi
gibi müspet ilimlerin İlk temellerini attılar. Mısır'ı
ve Mezopotamya'yı gezmiş olan Thales, o ülkelerde elde
ettiği bilgilerle dünya'da ilk defa bir doğa olayını,
M.Ö. 28 Mayıs 585 tarihinde olagelen güneş tutulmasını,
önceden hesap etti. Bu bilimsel tespit ilk adım oldu:
İslâm dünyasında Arap, İran ve Türklerin M.S 9. ve 12.
yüzyıllarda geliştirdikleri ilk Rönesans hareketiyle
gelişti. Daha sonra Avrupa'da Rönesans çağında ve özellikle
l9. ve 20. yüzyıllarda oluşturulan, nihayet Ay'a insan
gönderme başarısına kadar uzanan bilimsel araştırmaların
ilk adımı oldu.
Bu çağda İonia, şiir ve sanat alanında da Dünya'nın
bir numaralı merkezi idi. Gerçekten Efesos'daki 55 x
110 metre boyutlarındaki Artemis tapınağı Dünya'da ilk
defa olmak üzere tamamıyla mermerden inşa edili, İon
mimarlık düzeni Atina'ya da geçmiş ve sonraları Avrupa'nın
ve Amerika'nın çeşitli dönemlerde tekrar etmekten zevk
aldığı bir mimarlık düzeni olarak 20. yüzyıl başlarına
kadar yaşamıştır.
İon mimarlığının güzel ve iyi korunmuş kalıntıları bugün,
Bergama, Sardis, Efes, Priene, Miletos, Didyma, Afhrodisias
ve Aizanoi gibi eski kentlerde bütün güzellikleri ile
ayakta durmaktadır. İon sanatının heykelleri de Türk
müzelerinde korunmaktadır. İon vazoculuğu, Yunanistan'daki
yaratıların yanında ikinci plânda kalırsa da taşıdıkları
cana yakın mizah üslubu bakımından eşsizdirler.
PERS EGEMENLİĞİ (M.Ö 545 - 383)
Anadolu 6. yy'ın ortasından Büyük İskender'in Anadolu'ya
gelişi ve Dara'yı 333 tarihinde İssos da yenmesine değin,
İran egemenliği altında kalmıştır. İranlıların bütün
Anadolu'yu ele geçirmeleri sonunda İon uygarlığının
dünyadaki öncülüğü son bulmuştur. Ancak bazı İran satraplarının
bağımsız krallar gibi hareket etmeleri nedeniyle M.Ö
5. yy Sonunda ve 4. yy da özellikle "aryada, Likya'da
ve Propontis de dünya çapında eserler meydana gelmiştir.
Bunların en önemlileri Xanthos'daki Nereidler anıtı
ile Bodrum'daki Maussoleum idi. Her iki anıtın mimarlık
ve heykel eserleri şimdi büyük ölçüde British Museum
da olmakla birlikte Bodrum'da da bazı buluntular mevcuttur.
HELLENİSTİK ÇAĞ (M.Ö 333 - 30)
Büyük İskender'in Anadolu'yu İranlıların alinden alıp
Hellen kentlerine bağımsızlıklarını kazandırması ile
Yarımada yeniden dünya sanatında ön sırada yer aldı.
Gerçekten, Assos, Bergama, Magnesia, Efes, Tralleis
( Aydın ) Miletos ve Didyma gibi kentler yine ön plana
geçti ve burada yaratılan mimarlık eserleri büyük ölçüde
Roma sanatına da etkili oldu.
ROMA ÇAĞI (M.Ö 30-M.S 395)
Romalılar tuğlaları harçla birbirlerine bağlama (perçinleme)
yöntemini geliştirerek inşa ettikleri kemerler, tonozlar
ve kubbeler sayesinde geniş hacimli yapılar ortaya koymuşlar
ve böylece tarihin ilk büyük mühendislik eserlerini
yaratmışlardır. İlk önemli eserler Roma da geliştirilmiş
olmakla birlikte, Anadolu da kısa sürede yeni inşa yönteminin
büyük bir başarı ile uygulandığı ülke oldu. Batı ve
Güney
Anadolu'da olduğu gibi Yarımadanın
içlerindeki birçok yerde de bayındır kentler gelişti.
Bu kentlerin hepsinde Agora, Belediye binası, Gymnasium,
Stadium, Tiyatro, Hamamlar ve Çeşmeler gibi birçoğu
mermerden yapılmış olan anıtsal yapılar yer alıyordu.
Yollar da mermer plakalarla döşeliydi ve iki yanlarında
sütunlu revaklar bulunuyordu. Böylece kentliler yazın
güneşten ve tozdan, kışın soğuktan ve çamurdan korunuyorlardı.
Yarımadanın bütün bölgeleri sağlam ve iyi bakımlı yollar
taş köprülerle birbirine bağlanmıştı. Tarihte ilk kez
olmak üzere yollarda mesafeleri gösteren mil taşları
da vardı. Özellikle M.S 2. yüzyıl süresince Anadolu
dünyanın en bayındır ülkelerinden biri idi ve kentlerinin
konforu ve güzelliği yönünden Roma ile boy ölçüşecek
seviyeye ulaşmıştı. Batı ve Güney Anadolu'da bugün düzinelerce
ören yeri Roma çağındaki durumları ile korunmuş olup,
ziyaretçilerin hayranlıklarını çekmektedirler.
BİZANS UYGARLIĞI (M.S. 330 - 1453)
Bizans sanatı Roma dönemi sonunda Anadolu'da doğdu.
Yarımadanın kentlerinde M.S. 3. yüzyıl bitiminde Roma
sanatı heykelcilikte ve mimari süslemede yozlaşma evresine
girdiği sırada erken Hıristiyanlık ustaları ona canlılık
ve yeni bir anlam kazandırdılar. Diyebiliriz ki, erken
Hıristiyan ve Bizans eserleri geç Roma Sanatının bir
tür expressonist yorumudur. Mimarlıkta ise mekan sorunu
bakımından Erken Hıristiyan ve Bizans
sanatı Dünya tarihinde yeni bir aşama ve gelişmedir.
Anadolu'da Sardis, Efes, Aphrodisias, Hierapolis, Side,
Perge, Antakya gibi kentlerde belirmeye başlayan bu
yeni Stil akımının geliştiği ve olgunluğa ulaştığı merkez,
İmparator Konstantin tarafından M.S. 330 sıralarında
kurulmuş olan Konstantinopolis kenti, bugünkü İstanbul
oldu Konstantinopolis M.5 330 - 565 tarihleri arasında
iki buçuk yüzyıl boyunca dünyanın en önemli kültür ve
sanat merkezi durumuna gelmiştir. Erken Hıristiyanlık
uygarlığı en parlak dönemini İmparator Justinian (M.S.
527 - 565) devrinde yaşanmıştır. Merkezi kubbeli bir
bazilika olan Aya Sofya (M.S 532 - 539) Bizans sanatının
şaheseri olup Dünya tarihinin en ünlü ve en önemli eserlerinden
biridir.
Aya İrini kilisesi (M.S. 6. ve 8. yy ) Efes'deki St.
John bazilikası (Justinian dönemi) ile Maria kilisesi
( M.S. 4. ve 6. yy ) Güney Anadoluki Alahan kilisesi
( M.S. 5 ve 6 yy ) Bizans dinsel yapılarının en önemlileri
ve en iyi korunmuş olanlarıdır. İstanbul'daki Fethiye
Cami yani St. Mari Pammakaristos (M.S. 1310) Kariye
cami yani Chora kilisesi geç Bizans döneminin hem en
iyi korunmuş hem de en güzel temsilcileri arasında yer
alırlar. Bu yapılardaki çok kubbeli örtü ile 3 kat kemerden
oluşan duvarların birbirleriyle kaynaşması çok uyumludur.
İstanbul'daki Tekfur ve Laskaris saraylarının hala ayakta
duran bir bölüm kalıntıları ile yer yer güzel korunmuş
olan kent duvarı çok renkli tuğla işçilikleri ile göz
alıcı bir görünüş sergilerler.
Sultan Ahmet'deki büyük Sarayın yer mozaikleri Aya Sofya,
Fethiye ve Chora kiliselerindeki duvar mozaikleri, yüksek
nitelikte ve essiz güzelliktedir . Güney Anadolu'da
Finike yakınında bulunmuş olan gümüş kaplar, daha başka
gümüş ve altın eserler Bizans kuyumculuğunun ne denli
yüksek bir düzeyde olduğunun kanıtıdırlar.
SELÇUKLU UYGARLIĞI (M.S. 1071 -
1300)
Tarihte Anadolu'yu bütünü İle ilk iskân edenler, Türkler
olmuştur. Hititler, Frigyalılar ve Yunanlılar kendilerinden
önceki kavimler gibi Yarımadanın ancak bir bölümünde
oturmuşlar, İranlılar ( M.Ö 543 - 333 ) ve daha sonra
Romalılar ( M.O 30 M.5 395 ) Anadolu'nun bütününü ellerine
geçirmişlerse de ülkede yerleşmemişler, politik idareleri
altında bulundurmuşlardır.Türkler Anadolu'ya Orta Asya'dan
sürekli akınlarla ve göç yolu ile gelmişlerdir.
Türkler hoşgörüye dayanan idareleriyle, büyük bir bölümü
Hint Avrupa kökenli olan Anadolu halklarının sevgisini
kazanmışlardır. Müslümanlığı kabul edenler Türk oluyor,
böylece 1071'den başlayarak Türklerle yerliler kaynaşıyordu.
Türkler bu nedenle ülkelerindeki eski uygarlıkları yalnız
kendi millî varlıkları değil aynı zamanda bütün insanlığın
ortak mirası olarak da kabul etmektedirler.Selçuklular
yukarıda İon uygarlığı bölümünde sözü edilen ve İslâm
dünyası içinde M.S. 9 -12 yüzyılda oluşturulan ilk Rönesans
hareketinin anlayışı İçinde yüksek düzeyde bir hoşgörü
kültürü geliştirdiler. 13. yüzyılda Konya'da Mevlana
Celaleddin Rumî, değeri özellikle çağımızda takdir edilen,
modern ifadesiyle bir hümanist dünya görüşünü öğretiyor
ve yazıyordu. Hemen her Selçuklu şehrinde bulunan büyük
hastanelerde tıp, rasathanelerde astronomi üzerinde
çalışmalar yapılıyordu.Roma çağında olduğu gibi Selçuklular
Anadolu'nun sıradağlarla ve değişik iklimlerle birbirlerinden
ayrılmış olan bölgelerini sağlam, bakımlı yollar ve
taş köprülerle bağlamışlardı. Üstelik ticaret kervanları
Selçuk döneminde her biri göz alıcı güzel birer mimarlık
eseri olan kervansaraylarda konaklayabiliyorlardı.Selçuklular,
Arap ve İran sanat ve kültüründen büyük ölçüde esinlenmekle
birlikte kendilerine has orijinal bir uygarlık geliştirdiler.
Selçuk sanatının özgünlüğünü anavatanlarından getirdikleri
Orat Asya'lı öğeler oluşturmaktadır. Türbeler, Türk
çadırının taş yapılara dönüştürülmüş anıtsal yorumudur.
Çinicilik, maden ağaç işçiliği, minyatür sanatı önemli
oranda Orta Asya etkileri taşır. Eğri yontma tekniği,
kökeni İskitlere kadar giden bir Orta Asya çalışma yöntemidir.
Selçuklular kervansaraylarda olduğu gibi cami, türbe
ve medrese yapılarına da Anadolu'nun iklimine uygun
hacim ve mekanlar kazandırdılar. İran kökenli eyvanların
yani anıtsal giriş kapılarının mimarlık süsleri Türk
sanatının en cazip ve özgün yanlarından biridir. Gerek
bu yüksek giriş kapıları, gerekse onların süsleme öğeleri,
Gotik kiliselerini anımsatırlar. Kuzey Avrupa'da görülen
tuğlalarla inşa edilmiş Gotik mimarlık yapıları Selçuk
kökenli olup, oralarda Haçlı seferleri sonunda moda
olmuşlardır. Konya, Kayseri, Niğde, Sivas, Divriği,
Amasya, Urfa, Malatya gibi şehirlerde bakılmaya doyulmayacak
Selçuk yapıları bulunmaktadır. Selçuklu sanatı Anadolu'da,
kendine has özellikleri yansıtan çini, ahşap, maden
türlerinin Seçkin örnekleriyle yer almaktadır.
OSMANLI DEVLETİ (1299- 1923)
Anadolu, İslam dünyasının altı yüzyıl boyunca önderliğini
yapmış bulunan Büyük Osmanlı imparatorluğunun güç kaynağını
oluşturmuştu. Osmanlılar, Selçuklu Türklerinin kültürünü
ve sanatını geliştirerek ona yeni boyutlar kazandırdılar.
Mimarlık konusunda Bizans sanatından da esinlenerek
yaptıkları yeni atılım ve aşamalarla sanat tarihine
en özgün mimarilerden birini kazandırdılar. Türk yapı
sanatı Selçuklu dönemindeki dağınık hacimlerden toplu
bir mekana doğru bir gelişme göstermiştir. Gerçekten
Türk mimarlığında Konya'daki Selçuk medreseleri, Karatay
ve ince minareli eserlerinden, Şehzade ve Selimiye
camilerine kadar üç yüzyıl içinde adım
adım toplu ve bir kubbe örtüsü altına alınmış yapı tipine
doğru ilerleyen bir evrim geliştirilmiştir.
Bursa'daki Yeşil camide (1424) iki büyükçe kubbe altına
toplanmıştır. Ne var ki bu iki kubbe arasında oldukça
ağır bir duvarın bulunuşu iç alanı kesin olarak ikiye
bölmüştür. Böyle olmakla birlikte ne de olsa bu çözüm
mekan bütünlüğüne doğru atılan ilk adımdı. Nitekim bir
süre sonra, İstanbul'da Rumî Mehmet Paşa Camii (1471)
ile Çemberlitaş civarındaki Atik Ali Paşa Cami'nde (1497)
güney yöndeki kubbe, yarım kubbeye çevrilerek Yeşil
Cami'de görülen duvarlar kaldırılmış ve böylece birbirinden
ayrık iki oda yerine, bir tek iç alan elde edilmiştir.
Aslında bu yeni plânda iki kubbelik iç alan bir buçuk
kubbelik iç alana inmiş, yani hacim küçülmüş, ancak
buna karşılık mekan bütünlüğü sağlanmıştır. Bu ikinci
önemli adımdı.
Sinan işbaşına geldiğinde Türk yapı sanatını bu gelişme
çizgisinde buldu ve bu evrimi son aşamasına ulaştırdı.
Bayezit Cami'nin biri güneyde, öteki kuzeyde olan iki
yarım kubbesine karşılık Şehzade Cami'nde (1548) her
dört yönde birer tane olmak üzere dört yarım kubbe görüyoruz.
Böylece o güne kadar batı ve doğu yönlerde büyük kubbenin
örtü alanı dışında kalmış olan bölümlerde aynı mekan
bütünlüğü içine alınmış oldu.
Kendisinden sonra gelen Türk mimarlarının ele aldıkları
cami tipine bakarsak, onların Şehzade'yi Sinan'ın en
önemli eseri saydıklarını söyleyebiliriz. Çünkü, Sultan
Ahmet (1616) Yeni Cami (1663) ve Fatih Cami (1771) gibi
eserler Şehzade Cami'nin plân ve tip bakımından birer
tekrarıdırlar. Böylece Sinan'ın çıraklık eseri, Türk
mimarlığının klâsik örneği olmuştur. Ancak Süleymaniye
ve Selimiye o kadar eşsiz ve bir defalık anıtlardır
ki , onları kopya etmek gücünü hiçbir mimar göze alamamış
ve mekan bütünlüğü bakımından güdülen amacı yeterince
sağlayan Şehzade tipini örnek almayı tercih etmişlerdir.
Sinan, Selimiye ile merkezi yapı tipinin Dünyadaki en
başarılı, en uyumlu örneğini ortaya koymuştur. Mimar
Sinan'ın, Selimiye'de yapıyı taşıyan ayakları dörtten
sekize çoğaltıp eserini dört yanlı olmaktan çıkarması
ve onu her yönden aynı şekilde görünen bir anıt haline
sokmuş olması eşsiz bir başarıdır. Sinan Şehzade ve
Süleymaniye'de, bu düşüncesini istediğince Gerçekleştirememişti.
Cami'nin dört minaresi de kitleler arasındaki uyumu
destekliyorlar. Onlar kat kat aşağıya doğru genişleyen
ve yayılan gövdenin meyilli ve yuvarlak kitlelerini
destek ayakları üzerindeki küçük kubbeciklerle birlikte
toplayarak göklere çıkarır gibidirler. Selimiye iç ve
dış görünüşündeki uyum mükemmelliği, göklere uzanan
güzel ve etkili silueti ile Türk yapı sanatının doruğunda
ve başlıca dünya şaheserlerinin arasında yer almaktadır.
Osmanlı mimarları, türbe medrese, kütüphane, köşk, konak,
saray, hamam, iş hanı ve özellikle su kemeri ve köprü
inşasında hem mimarlık hem de mühendislik bakımından
eşsiz eserler ortaya koyuyordu. Yalılar dünya sanatının
en cazip yapıları arasında yer alırlar. Osmanlı minyatür
sanatı,
işlediği günlük ve tarihi konular bakımından öteki şark
minyatürcülüğünden değişik bir anlam taşır.