|
mecmua ve gazeteleri, Çanakkale'de
döğüşmüş zabitlerin, kumandanların, oraya uğramış muharrirlerin
ve gazetecilerin hatıralarını, makalelerini yazdılar.
Halbuki şimdiye kadar biz henüz bir şey yapamadık. Yeni
Mecmua'nın son kıymettar teşebbüsü bana o gazâ yerlerini
görmüş olanlarla konuşmak fırsatını verdi. Bu hususta
tabiî zatı âlilerini ihmal edemezdim. O muharebelerin
her gününe büyük bir faaliyetle iştirak ettiniz. Vaziyeti
tamamıyla biliyorsunuz... Kim bilir ne kadar çok hatıranız
vardır. İşte müsaade buyurursanız eğer, bugün zâti âlinizden
onları dinlemek için geldim.
Paşa bu sözleri ciddî bir tebessümle telâkki ediyordu.
Cumba tavanlarına ve pencere kenarlarına varıncaya kadar
kanepeleri, koltukları bile halılar, seççadeler ve kilimler
altında koyulaşmış, bu çok gölgeli geniş odada Mustafa
Kemal Paşa'nın siması Rambrandvarî bir tablo mevzuunu
andırıyordu. Genç bir simada bu kadar engin bir mâna
gördüğümü hatırlamıyorum: Işıklarla gölgelerin dalgaları
arasında sebat, tevekkül, tevazu, vekar, mülâyemet,
huşunet, saffet, zekâ... Bütün bu zıt şeylerin toplandığı
sarışın ve gayet sevimli bir yüz...
Çekmekte olduğu doksan dokuzlu necef tesbihi masasının
üzerine bırakarak:
- O halde derhal başlarız, dedi.
Ve kimi yerde, kimi yazıhanenin üzerinde, kimi köşede
buzcamlı koyu renk dolapta, kimi İngilizlerden zaptolunma
koca bir makinalı tüfek önündeki koyu renkli çini sobanın
üzerinde bulunan defterlerden, müsvedde ve tebyizlerden
süzülen Çanakkale menkıbesinin hulâsasını, bu sabırlı
ve temkinli kumandandan üç gün, ve her mülâkat on iki
saatten aşağı sürmemek şartıyla, üç gün dinledim.
Başlamazdan evvel dedi ki:
- Tabiî esrarı askeriyeye temas eden noktaları size
söylemeyeceğim. Bunlar ne sizi alâkadar eder, ne de
okuyanlara bir fayda temin eder. Bunlar san'at adamları
içindir ki tarih hepsinden bahsedecektir.
- Elbet Paşam. Maksadım, o günlerin vak'alarını bizzat
zati âlinizden öğrenmektir. Askerliğe temas eden noktaları
ben de anlamam. Bunun üzerine Paşa izaha başladı.
Evvelâ Sofya sefareti ataşemiliterliğinden buraya çağrılmış
ve Tekirdağ'da 19'uncu fırkayı teşkile memur edilmiş
ve bu kuvvetle Eçe limanı, Seddülbahir ve Morto limanı
arasındaki sahilin muhafazasına memur olmuş. Esasen
Balkan harbinden beri bu araziyi iyice tanırmış.
Dedi ki:
- Benim kanaatime göre düşman ihraç teşebbüsünde bulunursa
iki noktadan teşebbüs ederdi:
Biri Seddülbahir, diğeri Kabatepe civarı... Ve benim
noktai nazarıma göre düşmanı karaya çıkartamadan bu
sahil parçalarını doğrudan doğruya müdafaa etmek mümkündü.
Binaenaleyh alaylarımı, böyle sahilden müdafaa edecek
surette yerleştirdim. Bu vaziyet takriben şubat 1330...
Mustafa Kemal Paşa, kendisinin Maydos mıntıkası kumandanlığı
esnasında cereyan eden mühim vak'aları şu suretle hulâsa
etti: Düşman bir defa Seddülbahir'e ve Kumkale'ye asker
çıkarmak teşebbüsün de bulunuyor. O zaman, hep ağızlarda
işitip okuduğumuz bir Mehmet Çavuş çıkıyor, toprağımıza
ayak basan düşmanı tekrar denize atıyor.
- Düşman bu karaya asker çıkarmak teşebbüsünü neden
denedi?
- Bu hareket bir keşif olarak kabul edilebilir. Bir
de malûm olan 5 mart vardır.
- Ki asıl bizi alâkadar eden de odur, Paşa Hazretleri.
- Fakat bu tamamen bahrî bir harekettir. Sahil müdafaası
Cevat Paşa Hazretlerinin tahtı emrinde bulunuyordu.
Benim bu hareketle alâkam, dolayısiledir. Yalnız 5 mart
gününün sabahı Cevat Paşa Hazretleri... Maydos'ta bulunan
karargâhıma gelmişti. Kendisine Seddülbahir sahil mıntıkasındaki
tertibatı göstermek üzere beraber Kirte'ye gittik. Oraya
vardığımız zaman, düşman donanmasının Kirte ve Alçıtepe
istikametlerinde açtığı ateşin altında kaldık.
- O vakit ne yaptınız efendim?
- Bunun üzerine bendeniz...
- Estağfurullah...
- Mezkûr mıntıkanın muhafazasına memur 26'ncı olay kumandanına
icap eden talimatı şifahiyemi verdim. Ve Cevat Paşa
ile birlikte vazife başında bulunabilmek için Maydos'a
döndük. Düşmanın mağlûbiyetiyle neticelenen bu 5 mart
muharebeyi bahriyesinde kara mıntıkasının muhafazası
benim uhdemde idi. O gün, düşmanın bazı gemileriyle
sahili ateş altında bulundurmuş olmasından başka zikre
şayan hiçbir şey vuku bulmamıştır. O gün sahil bataryalarımızda
bulunan askerler, zabitler ve kumandanlar cidden şayanı
takdir bir fedakârlıkla, hani cesaretin, tevekkülün
haddi azamîsiyle sonuna kadar toplarını kullanmışlar,
vazifelerini ifa etmişlerdir. Düşünün ki birçok çökmeler,
infilâklar, yangınlar, zayiat arasında, daimî ateş karşısında,
muharrip endahtlar altında bunlar hiç titremeden vazifelerini
yapmışlardır.
Düşmanın mağlûbiyetiyle kapanan bu hâdisei bahriyeden
sonra, Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin, Fransızların
boğazı yalnız donanmaları ile zorlayarak bir maksat
elde etmekten ümidi kestiklerine hükmediyor ve mutlak
tekrar sahile adam çıkarmak teşebbüsünde bulunacaklarına
ihtimal veriyor. Bunun için maiyetindeki kıt'alara "teyakkuzda"
bulunmalarını emrediyor. Kuvvetinin arttırılması için
lâzım gelen yerlere resmî müracaatlarda bulunuyor. Kuvvetini
arttırıyor. Ve o mıntıka kumandanlığına Halil Sami Bey
isminde diğer bir zat tayin olunuyor! O zaman kaymakam
rütbesinde bulunan Mustafa Kemal Bey de kumanda ettiği
fırka ile icabında Gelibolu civarına, icabında Anadolu
cihetine harekete müheyya bulunmak üzere "ihtiyatı
umumî" olarak terkediliyor. Rumeli sahili mıntıkası
muhafazasına yalnız o miralay beyin fırkası tahsis ediliyor.
Bu sıralarda, yani mart içinde Mustafa Kemal Bey'in
fırkasından bir alay, Çanakkale'ye geçiriliyor; fakat
gene iade olunuyor. Mustafa Kemal Bey de bütün fırkasını
Bigalıköyü civarında bulundurmayı muvafık görüyor. Fırkası
beşinci ordunun ihtiyatı umumîsi olarak Bigalıköyü ve
bunun cenubuşarkîsindeki Maltepe, Mersintepe civarında
bulunan konaklarla ordugâhlarına yerleşiyor. Kumandan
aldığı emir mucibince icabında Bolayır'a hareket etmeye,
Çanakkale cihetine vapurla geçmeye müheyya bir halde
bulunuyor. Emre intizaren bütün kıt'alarını talim ve
terbiye ile iştigal ettiriyor.
- İşte o günlerden birinde, on iki nisan sabahı idi
ki Arıburnu'nda bir hâdise cereyan etmekte olduğu, işitilen
gemi toplarının sesinden anlaşılmıştı.
Bütün fırka kıtaatının harekete hazırlık derecesi tezyit
edildi. Bir taraftan Maydos mıntıkası kumandanlığından
malûmata intizar etmekte idim, diğer taraftan da ya
kolordunun veya ordunun emrine... Yalnız fırkanın süvari
bölüğüne - istihsali malûmat için - Kocaçimen hareket
etmesi emrini verdim.
Bu sırada idi ki Üçüncü Kolordu Kumandanı Esat Paşa
Hazretleriyle Gelibolu'dan telefonla görüşülmüştür.
Müşarünileyh de henüz cereyanı ahval hakkında vazıh
malûmat edinememiş olduğu bildirmiştir. Öğleden evvel
saat altı buçukta idi, Halil Sami Bey'den vürut eden
bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor
ve buna karşı benden bir taburun mezkûr düşmana karşı
sevki isteniyordu. Gerek bu rapordan, gerek Maltepe'de
icra ettiğim hususî tarassudat neticesinde bende hâsıl
olan kanaati kat'iyye, öteden beri imali fikir ettiğim
gibi, düşmanın Kabaktepe civarında mühim kuvvetle karaya
çıkmaya teşebbüsü, demek ki, vukubuluyordu. Binaenaleyh
bu işin içinden bir taburla çıkmak mümkün olamayacağını,
herhalde evvelce tahmin ettiğim gibi bütün fırkamla
düşmana incizabın gayri kabili içtinap olduğunu takdir
ediyordum. Artık hiçbir şeye intizar etmeyerek karargâhımın
bulunduğu Bigalıköyü'nde ikamet eden birinci piyade
alayı ile cebel bataryasının derhal harekete geçmek
üzre amade bulundurulmalarını, kumandanlarının da emralmak
üzre yanıma gelmelerini bildirdim.
Yapraklarını muttasıl ağır ağır çevirmekle meşgul olduğu
defterinin sahifelerine, dudaklarında tüten cıgara dumanları
arasından bakarak:
- Altı maddelik bir emir not ettirdim, dedi. Bu emir
maiyet cüzütam kumandanlığına da tebliğ olunacaktı.
Bundan başka üçüncü kolordu kumandanlığına da telefonla
arzedilmek üzre bir rapor yazdırdım. Vaziyeti ve vaziyetimi
ve teşebbüsümü anlattım.
Büyük bir hareketin inkişaf etmekte olduğu, memlekete
Çanakkale harbinde unutulmaz hizmetler eden, muhakemesi
süratli, kararları kat'i genç bir kumandanın bütün kıt'alarıyla
tehlikeye atılma müheyya vaziyeti karşımda, bu anda
sakin sakin kâğıtlarını çeviren, içinden bana verebileceği
notları mülâhaza ile seçen kumandanın yüzünde ve sözlerinde
o kadar vuzuhla seziliyordu ki... Türkiye'nin mukadderatını
tayin edecek boğuşmaya doğru gittiğimizi heyecanla duyuyordum.
- Bundan sonra kıt'alarını yürüyüşe müheyya olarak içtima
ettirmiş bulunduran 57'inci alay, -meşhur bir alaydır
bu, çünkü hepsi şehit olmuştu -kumandanları ve sertabip
ve bir yaverimle bir emir zabitim beraber olduğu halde
içtima mahalline gittim. Basit bir tertiple Bigalıderesi
boyunca giden yol üzerinde alayı bizzat yürüyüşe geçirerek
Kocaçimen tepesine tevcih ettim.
Yolda giderken kumandanlarına olsun, sertabibe olsun
şifahî izahatı lâzıme veriyordum. Takip ettiğimiz dereden
bizi Kocaçimen'e isal edecek muayyen bir yol olmadıktan
başka Kocaçimen'e varmak için atlamaya mecbur olduğumuz
saha da pek ziyade fundalık, sa'bülmürur, kayalıklı
derelerle mali idi. Bir yol bulup kıt'ayı sevke delâlet
etmesi için topçu taburu kumandanını tavzif ettim.
- Zati âliniz ne ile gidiyorsunuz efendim?
- Ben? Atla!... Bu kumandalar da atlarının üzerinde
tabiî... Biz hepimiz kıt'anın başında gidiyoruz. Onlar
yaya gidiyorlar.
Bu zat kayboldu. Ondan sonra batarya kumandanını memur
ettim. Bu da başını alıp Kocaçimen tepesine kadar gitmiş,
delâletinden istifade edilemedi.
- Yani müşkülât. Muharebenin kurşunlardan, güllelerden
evvelki sıkıntıları?
- Evet. Bizzat yol bulmak ve müfrezeyi oradan sevk etmeden
suretiyle Kocaçimentepesi'ne muvasalat edildi. Şimdi
Kocaçimentepesi'ni tasavvur buyurun: Kocaçimen şibihcezirenin
en yüksek tepesidir. Fakat Arıburnu noktası zaviyei
meyyite içinde kaldığından buradan görülmüyor. Şimdi
şu haritadan bakın.
Sir Hamilton'un raporunda bulunan haritalardan birine
baktık. Bu vaziyeti pek etraflı anlatamıyordu. Paşa
çıngırağı gene çaldı. İki dakika sonra kapının yanında
bir mahmuz şıkırtısı... Asker, Paşanın askerî ceketindeki
cepten haritayı alması için emir telâkki etti. Beş on
dakika sonra girdi. Bulamamış. Paşa gülümseyerek müsaade
istedi. Bizzat gitti.
Yalnız kaldığım müddetçe odayı seyrettim. Duvarda hep
asker resimleri, Balkan muharebesinin, Trablus muharebesinin,
Hareket Ordusu yürüyüşünün, mektebi harbiye talebeliğinin
hatıraları asılı idi. Bir kelebek şeklinde açılmış şal
örtünün altında Paşanın genç kazak zabitlerini hatırlatan
kalpaklı ve haşin bakışlı bir agrandismanı vardı. Yazıhanesi
üzerinde bir Çerkez kamasının yanı başında Balzak'ın
Kolonel Şaber (Colonel Chabert)i, Mopasan (Maupassant)ın
Bul dö Süif (Boule de suif)i, Lavedan'ın Servir'i duruyordu.
Şüphe yok ki paşa, sükûnetli dakikalarının boşluğunu
edebiyatla dolduruyor.
Zira harp sahasında kalın paltolarla kaba çizmelerin
içinde uykusuz üç dört gece geçiren bu zat salonlarda
pek mahirane vals edermiş; tanıyanlar Mustafa Kemal
Paşa'yı yalnız gözü yılmaz bir kumandan diye değil aynı
zamanda salonlarda pek lezzetle aranan nazik, terbiyeli
ve zeki bir kavalye diye anıyorlar.
Büyük bir aynanın yanı başında asılı duran bir fotoğrafı
nazarı dikkatimi celbetmişti. Ona bakıyordum: Yeniçeri
kılığında Mustafa Kemal Paşa. Tam o esnada kendisi,
elinde haritalar, içeri girdi. Ve ona baktığımı görünce
gülümsedi.
Kalın ve azimkâr sesiyle:
- Evet Sofya'da bir balkostüme hatırası, dedi.
Gene şal örtülü masanın başına geçtik. Ve 12 nisan muharebesine
avdet ettik. Paşa:
- Binaenaleyh, diye başladı, anlıyorsunuz ki, orada
denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir
şey görmedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz
oradan uzak olduğunu anladım. Efrat o müşkül araziyi
bilâ tevakkuf kat'etmek yüzünden yorulmuş ve yürüyüş
umku pek ziyade derinleşmişti. Alay ve batarya kumadanına
afradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini
söyledim. Denizden mestur olarak on dakika kadar tevakkuf
edecekler, sonra beni takibedeceklerdi. Ben de, arada
bir Aptalgeçidi vardır, o Aptalgeçidi'nden Conkbayırı'na
gidecektim. Yanımda yaverim, emirzabitim ve sertabip
ile oralarda tekrar bulduğumuz fırka cebeltopçu taburu
kumandanı olduğu halde evvelâ atlı olarak yürümeye teşebbüs
ettik, fakat arazi müsait değildi. Hayvanları bıraktık,
yaya olarak Conkbayırı'na vardık.
Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enterasan bir
sahnedir. Ve vak'anın en mühim anı bence budur.
Paşa tekrar bir sigara yakıyor ve birkaç yaprak daha
çevirdikten sonra, haritasını alıp şöyle izah ediyor:
Bu esnada Conkbayırı'nın cenubundaki 261 rakımlı tepeden
sahilin tarassut ve teminine memuren oralarda bulunan
bir müfreze efradının Conkbayırı'na doğru koşmakta,
kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi aynen okuyacağım!
Bizzat bu efradın önüne çıkarak:
- Niçin kaçıyorsunuz? dedim.
- Efendim düşman! dediler.
- Nerede?
- İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye
yaklaşmış ve kemali serbestiyle ileriye doğru yürüyordu.
Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım,
efrat on dakika istirahat etsin diye... Düşman da bu
tepeye gelmiş... Demek ki düşman bana benim askerlerimden
daha yakın! Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim
pek fena bir vaziyete duçar olacaktı. O zaman artık
bunu bilmiyorum, bir muhakemei mantıkıye midir, yoksa
sevkı tabiî ile midir, bilmiyorum.
Kaçan efrada:
- Düşmandan kaçılmaz, dedim.
- Cephanemiz kalmadı, dediler.
- Cephaneniz yoksa, süngünüz var, dedim.
Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım.
Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerlemekte olan piyade
alayı ile cebel bataryasını yetişebilen efradının "marş
marş"la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki
emirzabitini geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp
yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız
an bu andır.
Bir koca muharebenin ufacık bir lâhzeye bağlı olduğunu,
hatta bir memleket hayatının fena kullanılmış bir an
yüzünden tehlikeye düşebileceğini, burada olduğu gibi
iyi kullanılmış bir anın ise bir muharebenin ve bir
vatanın mukadderatını iyileştireceğini o dakikayı görür
gibi canlanmış bir ifade ile duymak insanın tüylerini
ürpertiyordu!
Mustafa Kemal Paşa dedi ki:
- Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz
bölüğü takviye ederek ateş açmasını emrettim. Yanıma
gelmiş olan alay 57. tabur 2. kumandanı Yüzbaşı Ata
Efendi'ye bütün taburlarıyla bu bölüğü takviye ederek
261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini
emrettim. Cebel bataryasına Suyatağı'nda mevzi aldırarak
düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından
biraz geciken diğer bir taburu, kumandanı üzerinden
açılarak taarruza iştirak etti. Bundan sonra idi ki
alay kumandanına bütün alayı ile benim tevcih ettiğim
istikametlerde düşmana taarruz etmesini emrettim.
- Zati âliniz o esnada nerede bulunuyordunuz?
- Ben de bataryanın yanında idim.
- Bizim o ilk alay saat kaç sularında taarruza başladı?
- 57'nci alayın taarruza başlaması... durun size söyleyeyim...
(defterine baktı ve) öğleden evvel saat on raddelerinde
idi. O esnada 9'uncu fırkaya mensup süvari zabitanından
mülâzımievvel Mehmet Salih Efendi yanıma geldi. Ve 27'nci
alayın Kocadere garbındaki sırtlardan Kemalyeri üzerinde
düşmanla muharebeye başladığını haber verdi. O zabitle
mezkûr alay kumandanına, düşmanın sol cenahına taarruz
etmekte olduğumu, 27'nci alayın da karşısındaki düşmana
taarruz etmesini, henüz Bigali civarında bulunan 19'uncu
fırka kısmı küllîsini Kocadere istikametine celbedeceğimi,
bu emri kendisine isal eden süvari mülâzimi Salih Efendi'yi
tekrar nezdime iade etmekle beraber benimle daima irtibatı
muhafaza etmesini, muharebeyi Conkbayırı'ndan idare
edeceğimi emrettim, bildirdim. Bigalı'da bulunan fırka
erkânı-harbine de emir atlısı ile bir emir gönderdim.
Dedim ki:
İzzettin Bey (Rahmetli Gn. İzzettin Çalışlar): Alay
72 Maltepe'ye takarrüp etmesin. Sıhhiye bölüğü Kocadere'ye
gelsin (hepsi). Alay 77 Kocadere şarkına takarrüp etsin.
Ve bu raporu üçüncü kolordu kumandanına veriniz.
- O raporu, askerî bir mahzur görmüyorsanız, istinsah
edebilir miyim? Çünkü harp meydanında hemen o müthiş
vak'alar cereyan etmekte iken şiddet ve heyecanla yazılmış
canlı ve kıymetli bir harp tarihi vesikası olurdu.
- Hayhay, bunu verebilirim, yazınız.
Üçüncü Kolordu Kumandanlığına Arıburnu şimalindeki sırtlar.
Saat dakika
12 nisan 10 24 evvel
Düşmanın karaya çıkmış bulunan piyadesi Arıburna ile
Kabatepe arasında bir buçuk kilometre kadar bir cephedeki
sırtları işgal etmiştir. 27'nci alay düşmanı şark cephesinde
sekiz yüz metre mesafede işgal ediyor. Düşmanın tamamen
sol cenahında altı yüz metre mesafeden taarruza başladım.
Yalnız piyadeden ibaret olan düşmanı bir alay tahmin
ediyorum. Muharebe devam ediyor. Bir saat kadar ateş
muharebesinden sonra düşmanın 261 rakımlı tepeye kadar
ilerlemiş olan kıtaatının ricate başladığı görüldü.
İşte raporun size verebileceğim kadar kısmı bu. Yine
hikâyemize devam edelim, olmaz mı? 57'nci alay, verdiğim
emir üzerine şiddetle takip ediyordu, 27'nci alay kumandanından
emrimin alınıp alınmadığına dair bir haber gelmedi.
Bununla beraber gerek bizzat benim, gerek yanımdaki
zabitlerden tarassut için ileri gönderdiklerimin neticei
tarassudumuzdan bu alayın da taarruz etmekte ve ilerlemekte
olduğunu anladım.
- Pek iyi Paşa Hazretleri, böyle bu kadar şiddetle hücum
eden düşmanı bu kadar süratli bir surette ricate mecbur
eden amiller nedir?
- Evet, bu suali sormakta hakkınız var. Arzedeyim: Şimdi
saat on bir buçuk evvelden sonra vaziyet bence şu idi:
Düşmanın karaya çıkmış olan kuvveti, sekiz taburdan
fazla idi. Şimdi bu sekiz taburluk kuvvet kendisiyle
gayrimünasip gayet geniş bir cephe üzerinde "261"e
kadar şimalen, ve Kemalyeri'nin bulunduğu sırtların
garp yamaçlarına kadar şarkan ilerleyebilmişti. Fakat
bu uzun cephe hattı, ziyade manialı birtakım derelerle
kesik bulunuyordu, bu sebeple düşman kendi cephesinin
hemen her noktasında zayıf idi. Conkbayırı şimalinde
mevzi alan 19'uncu fırkanın seri cebel bataryası Arıburnu
ihraç noktasını ateş altına aldığı için düşmanın henüz
ihraç etmeye devam ettiği kıtaatın ihracı hem müşkülâta,
hem de teahhura uğradı. 57'nci alayın Conkbayırı ve
Suyatağı hattından "261" istikametinde ve
dar cephe ile kesif olarak düşmanın pek nazik ve mühim
olan sol cenahına yüklenmesi iki taburdan ibaret olan
27'nci alayın da Merkeztepe istikameti umumîyesinde
geniş cephe ile düşmana atılması düşmanı ricate mecbur
etmiştir.
Fakat bence bu tabiye vaziyetinden daha mühim olan bir
amil vardır ki o da herkes öldürmek ve ölmek için düşmana
atılmıştı.
Bu öyle alelâde bir taarruz değil, herkesin muvaffak
olmak veya ölmek azmiyle harekete teşne olduğu bir taarruzdur.
Hattâ ben, kumandanlara şifahen verdiğim emirlere şunu
ilâve etmişimdir:
- Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.
Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka
kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.
Bu sözler Paşanın göğsünden o kadar azimle çıkıyordu
ki, muhakkak, kumandan o günü hayalinde tekrar yaşatıyordu.
Bunları duydukça muharebe vasıtaları ne kadar ilerlerse
ilerlesin, her şeyin fevkinde gene ruh azminin, bir
gaye uğruna fedakârlık etmenin bulunduğuna inanıyordum.
- Şimdi bu böyle, efendim? Fakat akşama kadar daha çok
zaman vardı. Bu sıralarda idi ki 9'uncu fırka kumandanından
haber getiren bir zabit, düşmanın Kumtepe'ye kuvvet
ihracına başladığını ve orada kuvvetimiz bulunmadığını,
19'uncu fırkaca bu cihetin nazarı dikkate alınmasını,
9'uncu fırka kumandanının tekmil kuvvetleriyle Kirte'ye
gittiğini bildiriyordu.
Kumtepe, Kili dülbahir'e en yakın ve pek müessir bir
noktadır. Burasını müsamaha etmek bütün maksatları zıyaa
uğratabilir. Binaenaleyh derhal hatırıma gelen şey,
Arıburnu'nda muharebeye iştirak eden kuvvetleri taarruza
devam ettirmek ve fırka kısmı küllîsiyle bizzat Kumtepe'ye
yetişmek oldu. Buna dair icap eden emirler verildi.
Fakat bizzat fırka kısmı küllîsine mülâki olmayı tercih
ettiğim için hemen hareket ettim.
Kumandan hemen hareket ediyor. Ve Kocadere'de 77'nci
alaya, ondan sonra da... inci alaya mülâki oluyor. Öğleden
sonra saat bir raddelerinde Maltepe'ye yaklaştığı sırada
bazı seslerin kendi ismini çağırmakta olduğunu işitiyor.
Seslerin geldiği tarafa yaklaşıyor. Bakıyor ki kolordu
kumandanı Esat Paşa ve maiyeti erkânı harbiyesi... Mustafa
Kemal Bey, müşarünileyhe gelmiş olan son raporu okuyor.
Ve görüyor ki bu rapor aynı zamanda kendisine de aitti,
ve biraz evvel gelip düşmanın Kumtepe'ye çıktığını haber
veren zabit, bu raporun mealini söylemiştir. Halbuki
okuduğu tahrirî rapora nazaran düşmanın Kumtepe'ye çıktığı
doğru değildir.
- Bakınız bu raporun şifahen tebliğinde bir "Kumtepe'ye
asker çıktı" cümlesinin ilâvesi bütün tetkik kararlarına
değiştirebiliyor, iş bu suretle anlaşıldıktan sonra
kolordu kumandanı paşa hazretleri kararımı sordular.
Mustafa Kemal Bey de tekmil kuvvetle Arıburnu'ndaki
düşmana taarruza devam edeceğini arzediyor. Kolordu
kumandanı paşa kabul ediyor ve Mustafa Kemal Bey derhal
yanından ayrılıyor, muharebe meydanına geliyor. 77'nci
alayı 27'nci alayın solundan düşman sağ cenahı aleyhine
taarruza geçiyor. İhtiyatlarını, sahra bataryasını lâzım
gelen yerlere yerleştiriyor. Kendi de sağ cenaha gidip
oradan muharebeyi idare ediyor.
Bizimkiler o kadar ilerlemişler ki düşman ricatine devam
ediyor, hattâ kısmen sandallara binmekle bile iştigal
ediyormuş. Fakat akşam olmuş. Gecenin hulûlüne kadar
muhtelif emirlerle hücuma sevkedilmiş olan cüzütam kumandanları,
fırka kumandanının ısrarı üzerine, ta ki düşman tamamıyla
tardedilsin diye savletlerine devam etmişler ve pek
de muvaffakiyetli hücumlarda bulunmuşlarsa da düşmanı
kâmilen sürememişler. Gece de pek ilerleyince muharebe
kesilmiş. Bu anî sükûnet fırsatında düşman karaya yeniden
asker çıkarmakta devama başlamış.
Paşa:
- Demek ki, dedi 12/13 gecesi vaziyet hakkında hiçbir
taraftan sahih malûmat alamıyorum. Gece karanlığından
dolayı manzarai harbi gözümden kaybediyorum. Ve vaziyeti
etrafıyla anlayabilmek için sabaha kadar cepheyi bizzat
dolaşıyor, oradan, telefon merkezi yapılmasını emrettiğim
Kocadere'ye geliyorum. Orada vâkıf olduğum yeni vaziyete
göre sağ cenahtaki ihtiyat kuvvetlerini alıp merkeze
ve sol cenaha yaklaştırıyorum. Kendim de bilâhare Kemalyeri
unvanını alan merkezden muharebeyi idare ediyorum.
Muharebenin yalnız bir gününü dinlemek insanın içinde
helecanlar, coşkunluklar, her adımda bir fışkıran binlerce
beklenmedik zorlukların ağırlığını dolduruyordu. Sordum
ki:
- Arıburnu vakayii yalnız bundan mı ibarettir?
Paşa ruhumda dehşetler uyandıran o boğuşma sahnelerini,
o kan ve barut kokan manzaraları keşfetmiş tecrübeli
bir adam temkiniyle gülümsedi:
- Ne o, yoruldunuz mu? Daha bu, vak'anın başlangıcıdır.
Benim Arıburnu'nda 12 nisan dahil gününden 4 mayıs dahil
gününe kadar 23 günlük "Arıburnu kuvvetleri"
kumandanlığım ve ondan sonra da bütün cephenin sağ cenahında
tekrar yalnız 19'uncu fırka kumandanlığım vardır. Bu
müddet zarfında birçok vakayii harbiye cereyan etmiştir.
Biz yalnız en mühim günleri işaret edebiliriz.
Ve önünde duran sigara paketini uzattı. İkimizin de
küllüğü dolmuştu. Paşa çıngırağı çaldı. Arkamızdaki
mahmuz şıkırtısına:
- Çocuk, bize iki kahve daha yapın, sonra da şu sobanın
ateşi sönmesin, dedi.
- Başüstüne Paşam.
Ve yine çalışmaya başladık:
Düşman 13 nisanda, yani geceden beri ihracına devam
ettiği kuvvetlerle yeniden birinci hattını takviye ediyor,
evvelâ sol cenahla merkezde bulunan kıtaatımıza faik
kuvvetlerle taarruza geçiyor. Fakat kıtaatımız faik
düşman kuvvetinin süngü hücumundan kendini korumak şartıyla
arada bir mesafe muhafaza etmek üzere mağlûbiyetten
sıyanet ediliyor. İşte bu suretle 13 nisan günü, mağlûp
olmadan kazanılıyor.
Paşa dedi ki:
- Bu, askerimizin en mühim surette fedakârlığı, kahramanlığı
demeyim -çünkü Türklerin bundan daha fazla fedakârlık
gösterdikleri günleri hatırlıyorum -herhalde sebat ve
metaneti, zabitlerimizin olsun, kumandanlarımızın olsun
cesareti, azmi sayesinde kazanılmış mühim bir gündür.
Diyebilirim ki benim en namüsait vaziyetim 13 nisan
günü idi. Çünkü beş İngiliz livasına karşı duran kuvvetim
dünkü, yani 12 nisan günkü, şanaver şedit savlet ve
taarruzlarla zayiata uğrayan 57'nci alaydan, ikişer
taburlu olan 27 ve 77'inci alaylarla, gayri kabili istifade
bulunan 72'nci alaydan ibaretti. Hakikaten 12 insan
muharebesiyle Arıburnu cephesi muvaffakiyetinin temelini
kuran, İngilizlerin bu cephede azmini kırıp plânını
mahveden, bu kuvvetti. 14 nisan günü daha iki alay kuvvetin
tahtı emrime gireceği anlaşıldı. Bunun üzerine düşmana
tekrar taarruza karar verdim.
13/14 nisan gecesini Kocadere köyünde geçirmiştim. Kat'î
kararımı fecre yakın bir zamanda verdim. O zamanda ki
düşman Kabatepe istikametinden Kocadere köyünü donanmasıyla
ateş altına almıştı. İşte icap eden taarruz emri bu
ateş altında yazılmıştır. Bu emir, emiratlıları ile
cüzütam kumandanlarına gönderildi. Sonra ben de bizzat
Kemalyeri'ne gittim.
Saat yedi ile sekiz arasında sol cenah ve cephede taarruza
başlandı. Bundan sonra idi, sağ cenahta da kıt'alarımızın
taarruz hareketlerini görüyordum. Taarruz bütün cephe
üzerinde muvaffakiyetle devam ediyordu. Düşman Kanlısırt'ta
firar suretinde ricate başlamıştı. Kırmızısırt'ta ricate
başladı. Saat 10'dan sonra sağ cenahımız da düşmanı
tazyike başladı, ricate mecbur etti. Ve takibe koyuldu.
Zeval sıralarında idi ki düşmanın Kanlısırt'ta ricat
eden aksamından baki kalmış olanlar Kırmızısırt'ta da
en son ricat ettikleri avcı hendekli mevziinde tüfeklerini
bırakarak hemen heyeti kâmilesiyle siperelrinin önüne
çıkmış, şapka, beyaz mendil, bayrak sallayarak teslim
olmak istiyorlardı! Bütün bu manzaraları Kemalyeri'nden
ben ve tekmil maiyetim dürbünsüz olarak seyrediyorduk.
Bu aralık gerek fırka erkânı harbi İzzettin Bey'den
aldığım raporlardan, gerekse bizzat müşahedelerimden
anlıyordum ki düşmanın Arıburnu şarkındaki sırtlarda
hiçbir faaliyeti kalmamıştır. Sağ cenahımız karşısında
düşman efradı sahile iltica etmiştir.
Yalnız ricat noktasına uzak kalan düşmanlar Kanlısırt'la
Kırmızısırt'taki vaziyetlerinden dolayı, Merkeztepe'de
kalmış olan aksamı da sağ cenahımızın Kömürkapıderesi
ve Bombasırtları'na kadar ilerleyerek bilhassa Yükseksırt'ta
aldıkları hâkim vaziyetten dolayı çekilmiyorlar, ister
istemez sebat gösteriyorlardı.
Düşmanın asıl sebatı Yükseksırt'ın garbında ve Haintepe'de
görülüyordu. En nihayet gece hulûl edince, kıtaatın
fevkalâde yorgun olduğu da anlaşılınca kazanılan muvaffakiyetle
iktifa olundu. Muharebe tevkif edildi, tutulan, kazanılan
hatlarda tahkimat icra etmeleri emri verildi.
15 nisan günü görülen vaziyet şu:
Düşman sağ cenahımız karşısında Yükseksırtın sahile
müteveccih kısmında, Kömürkapıderesi içinde yamaçlara
tutunmuş bir halde, buna mukabil bizim kıt'alarımız
Cesarettepe'deki düşman hattı bâlâsında, bunun karşısındaki
kıtalarımız da Edirnesırtı'nda Kırmızısırt ve Kanlısırt'ta
imiş. Hattı bâlâ tekrar tekrar düşman tarafından işgal
edilmiş ve buna mukabil kıt'alarımız mezkûr hattı bâlânın
şarkında ve karşısında mevki tutmuş. Düşman gündüz de
ihraca devam ediyormuş. Karaya çıkarılan düşman kuvvetleri
ileriye sevkedilerek ön hatlar takviye ediliyor, hatlar
takviye edildikçe de umumî vaziyetini tashih edebilmek
için cephenin bazı noktalarında faaliyette bulunuyormuş.
Bu faaliyetler sırasında, Kanlısırt cihetinden düşman
sol cenahımızı sabahtan beri tazyik etmekte imiş. Bu
taarruzu tevkif edilmiş. O gün düşmanın dokuz nakliye
gemisinden karaya dökülen askerinden başka sekiz nakliye
gemisinin daha ufuktan kıyılara doğru yaklaşıp büyümekte
olduğu görülüyormuş. Bizim birinci hattımız düşmanın
iki yüz, üç yüz metre karşısında bulunuyormuş. Bu suretle
gittikçe tekâsüf eden düşmanın karşısında beklemektense
kat'î neticeyi kazanmaya kifayet edecek kadar kuvvet
celbi için Mustafa Kemal Bey mafevk kumandanlara maruzatta
bulunmuş. İstediği kuvvetleri alınca cephesi genişlediğinden
muhtelif kumandanlarla daimî münasebette bulunmak zorlaşmış.
Onun için cephesini muhtelif mıntıka kumandanlıklarına
ayırmış.
16 nisan:
Düşman sağ cenahımıza taarruz teşebbüsünde bulunmuşsa
da durdurulmuş.
17 nisan:
Sağ cenahımızdaki siperlerimize düşman taarruz etmiş.
Fakat kıt'alarımızın mukabil süngü hücumları ile geri
püskürtülmüş: Fakat tamamıyla yerleşen düşmanın yeniden
mühim bir hücuma kalkışacağını muhtemel gören Mustafa
Kemal Bey taze kuvvetlerle düşmandan evvel düşmana vurmayı
kararlaştırmış. O zaman mıntıka kumandanlarını Kemalyeri
nezdine celbedip şifahî talimatta bulunmuş.
O gün maiyetinde bulunan erkâna karşı söylediği sözlerden
bazı kısımlarını bize vermesini kumandandan rica ettim
ve şunları aldım: Zira taarruz emri vermeden evvel Mustafa
Kemal Bey ruhlara hitap etmekten pek kuvvetli neticeler
bekliyor. Onun için diyor ki:
"Düşmanın altı gündenberi iki defa taarruz ederek
sarstığımız ve arazinin menaatinden dolayı neticeye
kadar şiddetli takip edememek yüzünden barınabilen aksamı
himayesinde çıkarmakta olduğu ve fakat şimdiye kadar
mahvettiğimiz kuvvetlerinin iki fırkadan fazla olduğu
anlaşılmıştır. Seddülbahir'de Kumkale cihetinde de hal
hemen aynı olmuştur.
Karşımızda bulunan düşmanı bire kadar hepimiz ölerek
behemal denize dökmek lâzım olduğu kanaati vicdaniyesindeyim.
Vaziyetimiz düşmana nazaran zayıf değildir. Düşmanın
kuvvei maneviyesi tamamen mahvolunmuştur. Mütemadiyen
siper yapmakla kendisine bir melce aramaktadır. Siperleri
civarına birkaç mermi düşmekle derhal kaçtığını kendi
gözlerinizle gördünüz.
Düşmanı büsbütün kaçırmamak için daha çok teemmüle lüzum
yoktur.
İçimizde ve kumanda ettiğimiz askerlerde Balkan hacaletinin
ikinci bir safhasını görmektense burada ölmeyi tercih
etmeyenlerin bulunacağını kat'iyyen kabul etmem. Şayet
böyleleri olduğunu hissederseniz derhal onları kendi
ellerimizle kurşuna dizelim.
Şimdiye kadar ihraz ettiğimiz muvaffakiyeti tamamlamak
için emrime verilen taze kuvvetleri hattı harbe vasıl
olmaktadır."
Ve ruhları bu hitapla dolan kumandanlara, edecekleri
taarruz hakkında lâzım gelen emirleri veriyor, tertibatını
da kolordu kumandanlığına arzediyor. Kararı oraca da
tasvip görüyor.
Bunun üzerine 18 nisan tarruzu vukubuluyor ki onun neticesinde
husule gelen vaziyet, Paşaya nazaran o günden sonraki
hareketlerin hiçbirisiyle "kabili tebeddül olmayan
vaziyet"tir.
Şöyle ki: "Saat beş evvelden itibaren bir taraftan
topçularımızın ateş açması ile diğer taraftan müteakıben
yeni gelmiş olan 14'üncü alayın Boyun ve Merkeztepe'ye
doğru ilerlemeye koyulmasıyla bütün cephe üzerinde topçu
ve piyade muharebesi başlamış oluyoruz". Düşmanın
karada yalnız bataryası varmış. Kıt'alarımızla düşman
hatları arasında mesafe pek az olduğu için düşman bataryaları
piyademiz üzerine hiçbir tesire yapamıyorlarmış.
Yalnız düşmanın harp gemileri, bilhassa Kabatepe cihetinden
muharebe hatlarımızın gerilerini şiddetli ve devamlı
ateşler altında bulundurmaktan bir an hali kalmıyormuş.
Paşadan kendisinin bu muharebeyi nereden idare ettiğini
sordum:
- Ben bu muharebeyi Kemalyeri'nden idare ediyorum, dedi.
Çünkü o yerden bütün düşman mevzilerini, sağ cenahtaki
bazı kısımlar müstesna olmak üzere, bütün düşman mevzilerini,
sonra da hemen bütün kıt'alarımızın hareketlerini göz
altında bulundurabilmesi mümkünmüş.
Paşa dedi ki: "Düşmanın şiddetli piyade ve mitralyöz
ateşleri karşısında 14'üncü alayın taarruzu bataetle
ilerlemekte idi. Yalnız cebelden ibaret olan topçumuz
düşman siperleri üzerine endaht ederek piyademizin ilerlemesini
himaye hususunda pek ziyade, amma fevkalâde ziyade çalışmakta
idi. Sol cenah kuvvetlerimizin taarruzları da görülmeye
başladı. Saat 6.45 evvelde 14'üncü alayın gerisinde
bulundurulan 125'inci alayın kısmı küllîsi Merkeztepe
istikametinde 14'üncü alaya takrip edilmişti. Sol cenah
kuvvetlerimizin daha ciddî taarrruz etmesini, sağ cenah
kuvvetlerimizin de taarruzla 14'üncü alaya muavenette
bulunmasını emrettim. Fakat saat 10.30 evvele kadar
devam eden safhada düşmana pek müessir olmamakta bulunduğumuzu
görüyordum."
Bunun üzerine tertibatta birçok teferruata müdahaleye
lüzum görmüş. Bu baptaki emirlerinin kumandalara vusulüne
kadar, geriden sevkolunan takviye kıt'alarının muharebe
cephesine muvasalatına kadar geçen zaman zarfında taarruzlarımızda
bir durgunluk peyda olmuş, kumandanlardan bazıları taarruzun
tevkifini, yahut hiç olmazsa geceye talikını rica etmekte
imişler. Halbuki Mustafa Kemal Bey düşmanın hakikaten
büyük bir tazyik karşısında bulunduğunu bildiği için
mutlaka taarruza karar veriyor.
- Bu tazyikin mevcut olduğunu ne suretle takdir edebiliyordunuz,
efendim.
- Bir defa bulunduğum yer pek müsaitti. Bütün vaziyeti
tekmil cüzütam kumandanlarından daha iyi görebiliyordum.
Sonra da muhtelif membalardan malûmat alabiliyordum.
Meselâ düşman kumandanının "buraya imdat yetiştiriniz"
tarzındaki bir telsiz telgrafını mevkii müstahkemde
bulunan telsiz telgrafımız kapmış. Bunu bana bildirdilerdi.
Binaenaleyh başlanılan taarruza devam etmek lüzumlu
idi. Düşmanın imdat kuvvetleri yetişmeden evvel taarruzumuzu
kat'î bir neticeye iktiran ettirmek lüzumu aşikârdı.
Sonra düşmanı bir an evvel sahillerimizden atma gayet
vatanî bir vazife idi.
Maksadımı cüzütam kumandanlarına bildirdim. Bu maksadın
tatbiki için askerlerimizin süngüsünden başka güvenilecek
hiçbir çare yoktu. Elimde bulunan bütün kuvvetler ileriye
yaklaşmış bir halde idi. Bir hücum savletiyle düşman
mevzilerine girmeleri için borazanlarla, trampetlerle
geriden şiddetli bir hücum emri verdirdim. Saat 4 sonra
idi. Umum cephede ileri hareketi canlandı. Bilhassa
merkez grubu savletle ilerlemeye başladı. Doğrusu bütün
kıt'alarımız şayanı takdir bir surette ilerliyordu.
Gayet itidalle konuşan muhatabımın ağzında "şayanı
takdir" terkibinin mühim mânası vardı. Bu terkip
benim nazarımda tarifsiz fedakârlıklar, muhayyelesiz
kahramanlıklar sahnesi demekti.
- Sonra ne oldu efendim?
Birçok efrat bazı yerlerde düşman siperlerine kadar
girmeye muvaffak oldu. Fakat asıl keşif avcı hatlarımız
düşman siperlerinin yirmi otuz, hattâ sekiz on metresinde
durdu.
Bizim askerlikçe bu mesafede hâlâ muharebenin bitmemiş
olması şayanı istiğraptı. Çünkü eski nazariyata göre
bu mesafenin pek çok fevkindeki bir mesafede muharebe
neticesi taayyün etmiş olmak lâzım gelir. Halbuki düşmanın
sebat ve ısrarı, kahraman askerimizin ölümden yılmaması
böyle burun buruna gelindikten sonra da daha aylarca
müddet pek kanlı muharebe safhaları görmek imkânını
muhafaza etmiş oluyor.
Bu muharebe böyle saat dörtte burun buruna gelmekle
taarruz durdu. Fakat muharebe olanca şiddetiyle devam
ediyordu. Ben kemali ciddiyet ve şiddetle taarruz edilmek,
bu taarruz ihtiyat ve istinat kuvvetleriyle iyi takip
olunmak şartıyla neticei kat'iyyenin kazanılacağına
kaniydim. Ve bu kanaatimde musırdım. Bilhassa düşmana
bu kadar yaklaşıldıktan sonra gecenin zulmetinden istifade
edilerek düşman siperlerine atılmak pek mümkün olacaktı.
Gece yarısına kadar bazı tertibatla iştigal edildi.
Sonra bir gece hücuma yapılmasını emrettim. Fakat sabaha
kadar cereyan eden ahvale, hâsıl olan vaziyete nazaran
düşman mevazii asliyesine girilemediği anlaşıldı.
Yirmi dört saatten beri devam eden muhabere askerin
pek ziyade yorgunluğunu mucip olmuştu. Onun için verdiğim
bir emirle taarruzu kestim. Fakat kazanılmış olan hattı
takhim etmekten, orada mıhlanıp kalmaktan başka vatanı
kurtaracak çare yoktu. Binaenaleyh lâzım gelen emri
verdim.
Kıymetli bir harp tarihi vesikası olmak üzere Paşadan
bu emrin son sözlerini aldım. Diyor ki:
"Benimle beraber burada muharebe eden bilcümle
askerler kat'iyyen bilmelidir ki uhdemize tevdi edilen
namus vazifesini tamamen ifa etmek için bir adım geri
gitmek yoktur. Hâb ü istirahat aramanın bu istirahatten
yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyyen mahrum
kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım.
Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı
tamamen denize dökmedikçe yorgunluk âsarı göstermeyeceklerine
şüphe yoktur."
Mustafa Kemal Paşa'nın umum Arıburnu kuvvetlerine şamil
olan kumandanlığı 4 Mayıs 1331 gününe kadar devam etmiş,
bu müddet zarfında cereyan eden vak'alar içinde öyle
mevziî mütekabil taarruzlardan başka hiç büyük muharebe
yok. Fakat cidden kahramanlık sahneleri var. Meselâ
bakınız Paşa ne anlattı:
- Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz.
Yalnız size Bombasırtı vak'asını anlatmadan geçemeyeceğim.
Mütekabil siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani
ölüm muhakkak, muhakkak... Birinci siperdekiler, hiçbiri
kurtulmamacasına kâmilen düşüyor, ikincidekiler onların
yerine gidiyor. Fakat ne kadar şayanı gıpta bir itidal
ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya
kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor;
sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kuranı Kerim,
cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelimei
şahadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki
ruh kuvvetini gösteren şayanı hayret ve tebrik bir misaldir.
Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran,
bu yüksek ruhtur.
Paşa, Arıburnu kumandanlığından ayrılıyordu. Fakat gece
olmuştu. Ben de Paşadan ayrılmaya mecburdum! Kendisine
pek çok teşekkür ederek, iki gün sonra diğer safhalar
hakkında malûmat almak için tekrar ziyaret edeceğimi
söyleyerek kahraman elini sıktım.
Bana Kanije müdafil Tiryaki Hasan Paşa ile, yahut Pilevne
aslanı Gazi Osman Paşa ile görüşmek mukadder olsaydı
bugünkü muhavereden daha fazla mı bir heyecan duyacaktım?
|