|
Yaveri, tıknaz, esmer, az bıyıklı,
hem sert ve hem mutî bakışlı genç bir yüzbaşı idi (rahmetli
mebus Cevat Abbas Bey). O anda tetkik edilen evrakı
tasnifle meşgul oluyordu. Paşa devam etti:
-Telefon sesi, umuru sıhhiye ve iaşe için de icap eden
emirleri verdim. Kendim de, taarruzu bizzat idare etmek
için saat 4.30 evvelde Çamlıtepe şimalindeki tepelerde
bulunan tarassut mahalline gittim. 12'nci fırkanın taarruzî
harekâtına başlamış olduğunu gördüm. 7'nci fırka kıt'alarının
kâffesini göremiyordum.
27 temmuz 5.50 evvelde 12'nci fırka, taarruzunun ilerlediğini
ve tertibatını raporla bildiriyordu. 7'nci fırkadan
ve taarruza başlandığına dair malûmat alındı. Taarruz
her iki fırkada muvaffakiyetle devam etti. Artık o günkü
muharebenin muhtelif safhalarda sevk ve idaresi için
verilmiş emirlerle alınmış raporlar ve sair teferruatı
icraîyeden sarfı nazar edelim de neticeyi söyleyelim:
Şuhla şarkında bulunan düşmanın bir kolordusu ve Büyük
Anafarta istikametinde de bir fırka kadar kuvveti mağlûp
edilmiş ve kâmilen gayrimüsait bir vaziyete atılmıştır.
Ben mağlûp düşmanın bu derece faikıyetini gördükten
sonra kazanılan muvaffakiyetle iktifa ettim. Taarruzu
durdurdum. Elde edilen siperlerin tahkim olunmasını,
orada yerleşilmesini emrettim.
-Bu kadar faik olduğunu söylediğiniz bir kuvvet böyle,
bir gün içinde neden mağlûp oldu?
Paşa, masasının üzerinde duran kitabı açarak:
-Bunun cevabını en iyi Hamilton'un kendi raporunda okuyabilirsiniz?
Benim o gün gördüğüm sebep şudur: Düşman muhtelif kollarla
topu nizamda olarak ilerliyordu. Bu yürüyüş kolları
önlerinde henüz ne hiçbir mevcudiyete, ne de hiçbir
faaliyete tesadüf etmeyeceklerini zannediyorlardı. Onun
için önlerinde hafif avcı hattı bulundurmakla iktifa
etmişlerdi. Bir taraftan kuvvetli ve fedakâr avcılarımızın
hâkim sırtlardan inerek mezkûr düşman kollarının başlarına
atılmaları, bir taraftan da topçularımızın isabetli
şarapnellerinin yanaşık düşman kolları üzerine tesir
etmesi düşmanda inzibatı da, kuveyi mâneviyeyi de, kumandayı
da ihlâl etti. Baş taraftan tardedilen hafif avcı hatları
bu sebeple geriden takviye olunamadı. Düşman da kâmilen
gözlerini geriye çevirmek ve kaçmak tarikını tercih
etti. Filhakika düşman kolordusunda kumandanların müessir
olmadığını da Hamilton bilâhare itiraf etmiştir. Fakat
benim istiğrap ettiğim cihet Hamilton'un bizzat kendisi
de oraya geldiği halde emrini yine infaz edememiş olmasıdır.
Her halde Hamilton da dahil olduğu halde İngiliz kumandanları
beyninde çok müzakere, çok tereddüt olması, ve bilhassa
mes'uliyet korkusu, bize kendilerini mağlûp etmek fırsatını
bahşetmiştir. Filhakika mes'uliyetten korkan kumandanların
hiçbir vakit icap eden kararları veremediklerini, bunun
neticesinde ise acı felâketler husule geldiğini bizzat
ben de muhtelif zamanlarda görmüşümdür.
O gün ihraz olunan muvaffakiyet pek ziyade şayanı memnniyettir.
Fakat vaziyeti umumîyenin ıslah ve temini ve binnetice
payitahtın tamamen emniyetli bir surette muhafazası
noktai nazarından beni henüz tatmin etmiyordu. Çünkü
düşman üç gündür Arıburnu ile Azmak arasında başkaca
mühim kuvvetlerle icra ettiği mütevali ve fedakârane
hücumlar sayesinde Conkbayırı ve Şahintepe'de mevcut
tehditkâr vaziyete sahip bulunuyordu. Filhakika Hamilton
bütün Kocaçimen silsilesine malik olmak noktai nazarından
Conkbayırı'ının zabtını muvaffakiyetine beraeti istihlâl
addediyor, bu mevzii, mihveri harekât addediyordu.
Conkbayırı ve Şahintepe'nin muhafazası için benim kumandayı
deruhde ettiğimden evvel orada muharebe eden askerlerimizin
pek büyük kahramanlık ve fedakârlık gösterdiğini kemali
takdirle yâdederim. Ancak şunu da ilâve etmeye lüzum
görüyorum ki: Bu kıt'alar pek ziyade zayıflamış ve yorulmuş
buluyordu. Fakat yeniden iki piyade alayının tahtı emrime
gireceğine dair olan malûmat beni, vakit geçirmeksizin
yeni icraatta bulunabileceğime ikna etmiş oluyordu.
27 temmuz günü öğleden sonra saat üçte Conkbayırı ve
Kocaçimen mıntakasında bulunan 8'inci ve 9'uncu fırka
kumandanlıklarına telefonla dedim ki: "Bu gece
Conkbayırı'nda kendilerinden büyük faaliyet talep edeceğim
iki piyade alayı için orada bulunan kıtaat vasıtasıyla
hiç olmazsa sıcak bir çorba hazırlatmaya imkân bulmanız
çok muvafık olur."
O günkü muharebeyi idare ettiğim mahalli terkedip Çamlıktekke'deki
karargâhıma gelirken yolda Liman Pş. Hazretlerinin yaverleri
müşarünileyh tarafından beni tebrik etmek üzere geliyordu.
Müşarünileyhin de karargâhıma gelmiş bulunduğunu haber
verdi. Conkbayırı'nda düşmana icrasını tasmim ettiğim
taarruzun yakından ihzar ve idaresi için bizzat hemen
oraya hareket etmek üzere kendisinden ayrıldım. Müşarünileyh
beni bizzat ateşin içine girmekten sıyanet etmeyi düşündü.
Fakat başka türlü de, yapılacak hareketin neticesinden
emin olamayacağımı takdir ederek muvaffakat etti. Erkânı
harbiyemle birlikte Çamlıktekke'den Kocaçimen istikametine
teveccüh ettik. Düşmanın bir tayyaresi semti resimize
geldi ve bizi takibe başladı. Artık zarurî olarak bütün
refakatim heyeti sağa sola açılmak mecburiyetinde kalmış,
bunun neticesinde yollarını şaşırarak ve karanlığa kalarak
ertesi güne kadar buna mülâki olamamışlardır.
Ben, benden ayrılmayan süvari ihtiyat zabitlerinden
Zeki Efendi ile tutuğum yolu takibe devam etmeyi zaruri
gördüm. Kocaçimen üzerinden Conkbayırı'na gitmek istedim.
Fakat bu yol İngilizler tarafından tutulmuş olduğu için
ateşe maruz kaldım. Daha cenuptan dolaşarak Conk sırtının
şark yamaçlarında bulunan ... inci fırka karargâhına
vâsıl oldum. Kıt'aların ahvali dahiliyelerini tetkik
ettikten sonra bana hazırladıkları çadıra çekildim.
Zaten gece de hulûl etmişti. Lâzım gelen emirleri verdim.
Taze kuvvetlere intizar ediyordum. Bu kuvvetler ise
yukarda bahsettiğim iki alaydı. Bunlardan birisi pek
geç vâsıl olabilmiş, diğeri ertesi gün ancak muvaffakiyet
istihsalinden sonra gelebilmiştir. Bu sebeple kumandanlar
ve erkânı harpleri kuvvete nazarı dikkatimi celbettiler;
vakıâ hakları vardı. Fakat ben muvaffakiyeti çok kuvvete
malik olmaktan ziyade elimizde bulunan kuvvete azim
ve şiddet vermekte, ve onları benim tasavvur ettiğim
gibi kullanabilmekte görüyordum. Geçirilecek zaman bizden
ziyade düşmana faide bahş olacaktı. Onun için bütün
mütaleata rağmen sureti kat'îyede taarruz edecektim.
Hazırlanmaları bitince baha bildirmelerini kıt'alara
emrettim.
-Peki, bu az kuvvetle ne türlü bir hücum tertip edecektiniz?
-Gayet basit!... Conkbayırı'ndaki ve Şahintepe'deki
düşman karşısında duran kuvvet ...inci fırkaya aitti.
Yeni gelecek alaylar bu hattın gerisinde ve hemen yakınında
toplu saffı harp nizamında ahzı mevki edeceklerdi. Hareket
fecirle beraber başlayacaktı: Hiçbir tüfek, top ve bomba
patlamaksızın süngü ile, düşman üzerine atılmak!
-Demek ki o gece bizimkiler pençelerini içeri alıp pusu
kuracaklardı. Ve İngilizler o sabah güneşin parıltısı
ile uyanmayacaklar, süngülerimizin pırıltısı ile kamaşıp
düşeceklerdi. Fakat zatıâliniz, anladığıma göre kaç
gündür uykusuz kalıyorsunuz. Hiçbir yorgunluk duymuyor
mu idiniz?
-Tabiî duyuyordum. Ve bu muharebe yorgunluğunu hiç olmazsa
telâfi ederek ertesi gün hücum anında zinde bulunabilmem
için çadırımda yalnız kaldım. Fakat buna imkân var mı
idi? Birçok sebeplerle, birçok zevat yanıma gelmek mecburiyetinde
kalıyordu. Aynı zamanda bütün grup cephesinin muhtelif
kısımlarından heyecanlı raporlar alıyordum. Meselâ,
düşmanın Eçe limanı önünde nümayiş için dolaştırmakta
olduğu boş gemileri görmesi üzerine İngilizlerin mezkûr
limana asker çıkarmakta olduğunu bildiren raporlar gibi...
Geceyi işte bu tarzda geçirmiş bulunuyoruz.
Mustafa Kemal Paşa'nın tasavvur ettiği hücum 28 temmuz
günü takriben saat 4.30 evvelde başlıyor. Hücumu seyretmek
üzere Paşa da asker ve kumandanlara mülâki oluyor.
Fecir başlamış, ortalık aydınlanmaya yüz tutmuş. Fakat
Paşa hücum anının gecikmekte olduğunu görüyormuş. "Halbuki
buteahhür biraz daha uzayacak olursa ortalık tamamen
açılacak, bizim kesif bir yığın halinde bulunan hücum
kıta'alarımızı düşman görecek, karadan ve denizden namütenahi
topların bombardımanına maruz kalacaktık, belki de bu
bir felâket olacaktı." Müthiş heyecanlı bir buhran
anı değil mi? Mustafa Kemal Bey derhal oradaki kumandanlarla
beraber kaçmaya hazırlandığını, fakat buna müsaade etmeyeceğimizi
söylemiş. "Bunun için benim ileriden kırbaç sallayarak
vereceğim işaret üzerine hemen hepiniz düşmana atılacaksınız"
demiş. Beş on adım ileri yürüdükten sonra işaretini
verince zabitan ve efradın tereddütsüz bir aslan savletiyle
düşmana saldırdıklarını görmüş. Bu hücumun karşısında
düşmanın kâmilen ezildiğini, hiç silâh kullanmak fırsatına
vakit bulamamış olduğunu anlamış.
-Ortalık açıldıktan sonra idi ki, diyor, düşman hakikaten
Conkbayırı'nı cehenneme çevirmişti. Denizden, karadan
büyük çaplı topların muhtelif cinste mermileri Conkbayırı
semasında bitmez tükenmez yıldırımlar vücuda getiriyordu.
Buraya kadar muhaveremizi sakin bir vaziyette dinleyen
Yüzbaşı Cevat Bey, paşanın yaveri, kalın, sertliği hoşa
giden bir sesle:
-Bu şarapnel misketlerinden bir tanesi de Paşanın göğsünü
okşamıştır! dedi.
-Nasıl? dedim.
Paşa tespihi ile oynuyordu. Cevat Bey, parlak çizmelerindeki
mahmuzlar şıkırtı yaparak, göğsünün sol tarafındaki
nişan kordeleleri sırası ve ipek kordonu kabara ine
şöyle anlatıyordu:
-Bulunduğumuz yer tamamen muhacimlerin arası idi. Paşa
da ilerleyen efradımızı seyrederken göğsüne bir şeyin
gayet kuvvetle çarptığını duymuştur.
-Evet, sağ tarafta ceketimde bir kurşun yeri gördüm.
Yanımda bulunan zabit (rahmetli Nuri Conker Bey) "efendim,
vuruldunuz" dedi. Ben böyle bir söz şuyu bulursa
askerimizin kuvvei maneviyesi üzerinde yapacağı tesiri
düşündüm.
Elimle zabitin ağzını kapadım.
"Sus" dedim.
Cevat Bey devamla:
-Bir şarapnel misketi göğsünün sağ tarafında tamam saatinin
bulunduğu cebe isabet etmiştir. Saat parça parça oldu.
Fakat o darbe paşanın göğsünde hafif bir leke bırakmaktan
başka ileri geçmemiştir, dedi.
-O saat sizin için tarihî bir saattir. Görebilirmiyim
efendim dedim.
Paşa:
-O saatin enkazını bu muharebeden sonra Liman Pş. Hazretleri
hatıra olarak aldılar. Bana da kendilerinin ailei asalet
armasını havi bulunan saatlerini verdiler.
Cevat Bey saatini gösterdi: Omega markalı siyah bir
saat: Arkasında bir taç ve "L.Z." markaları.
Paşanın kırılan saati de Mektebi Harbiye'den beri sakladığı
Omega markalı kuvvetlice bir talebe saati imiş. Cevat
Bey Zenith markalı bir bilezik saati de gösterdi ki
onu Mustafa Kemal Paşa'ya o kurşun değdiği esnada yanında
bulunan genç mülâzim vermiş.
Askerinin bu kadar yanına giden, onlara ön ayak olan
bir kumandana en zorlu düşmanların bile dayanamayacağına
aklım eriyordu.
-Peki, siz bu yaranızla uğraştığınız esnada askerleriniz
ne yapıyordu? Hücuma devam ediyor mu idi?
-Tabiî. O kahramanlar, başlarında fedakâr zabitleri
olduğu halde gayrikabili tevkif sevletleriyle ilk düşman
hattını bire kadar boğdular. Bundan başka önlerine tesadüf
eden, imdada gelen bütün düşman kıt'alarını perişan
ettiler. Hattâ bizim münferit aksamımız boş buldukları
istikametlerden denize kadar gitmişlerdir. Bence maksat
hâsıl olmuştu. Karşımda bulunan İngilizleri kâmilen
imhaya kalkışacak kadar, şeraiti müsait tasavvur etmiyordum.
Onun için verdiğim emirle taarruzu kestim.
Conkbayırı'nda ve Şahintepe'de yerleştik kaldık. Bu
muhaberede düşmana binlerce maktul, binlerce mecruh
verdirdik. Birçok esliha aldık. O cephede bulunan makineli
tüfeklerini iğtinam ettik. Birçok da esir alındı.
Bu hücumumuz Sir Hamilton'u bazı mübalâğalı tasvirlere
sevketmiş. Bunu sonra, raporunu okuduğum zaman anladım.
(Raporu açıp orada bir sahife arayarak) bakınız, müşarünileyh
diyor ki: "Askerlerini biz, mevcut bilcümle toplarımızla
topa tutturmuşuz." Bu doğru değil, tabanca bile
attırmadım. Çünkü, attırsaydım o zaman baskın tarzında
yapmak istediğim hücum muvaffak olamazdı. Zaten onun
askerleriyle benim askerlerim değil, bizzat benim ve
kumandanlarımın onlarla arasındaki mesafe ancak 15-20
hatve idi. Bu kadar yakın mesafede düşman hattına topçu
endahtına imkân olmayacağı erbabınca malûmdur, bahusus
gece vakti... Bir de Hamilton iki taburunun boğazlanıp
haki helâke serildiğinden bahsediyor. Bu doğrudur. Fakat
bizim 28 temmuzda Conkbayırı'nda yaptığımız hücumla
mağlûp ettiğimiz İngiliz kuvveti Arıburnu ve Damakçık
bayırı arasındaki mıntakada bulunan tekmil kuvvetleridir.
Bu meydanı harpte şan ve şeref kazandıklarından bahsettiği
General Kayley, bütün erkânı harbiyesiyle beraber maktul
düşen General Baldwin, tehlikeli surette yaralanan General
Koper nerelere kumanda ediyorlardı, yalnız iki tabura
mı?
Galip askerin, doğruyu söylemeyen mağlûp askere karşı
esirgeyemediği tezyif tebessümü Paşada pek vazıhtı.
-Maamafih, dedi, Sir Hamilton'un askerimizin hücumunu
tasvirdeki maharetini pek takdir ederim. Doğrudur! Onun
kullandığı tabirleri istimal ederek diyebiliriz ki bu
muhaberede askerlerimiz İngilizler için o gün bir afet
oldular. Önlerinde durmaya yeltenenleri haki helâke
serdiler. Conkbayırı tepesinin zirvesini tamamen tarayıp
temizlendikten sonra, yine Hamilton'un tâbiriyle söylüyorum,
kovanından çıkan arı sürüleri gibi, güç halle yakalarını
muhakkak bir ölümden sıyırabilen öteki kollar üzerine
saldırdılar. "İngilizler için bu derece nevmidâne
ve hunrizâne olan muharebenin tafsilâtı asla ve asla
sahaifi evrak üzerine konamaz. Türkler birbiri ardınca
meydanı kâru zare atıldılar. Ve ismullahı zikrederek
hakikaten pek gazanferâne ve şirâne harbettiler"
diyor. Bu hücumlara karşı duran İngiliz efradı, oldukları
yerde telef oldular.
Ha, bir şey daha söylemeli. Hamilton askerimizin ma'reke
meydanında yorulmuş oldukları, tükenmiş oldukları zehabında
bulunuyor. Aldanmıştır zavallı. Bizim askerimiz hücum
için vermiş olduğum emirde olduğu gibi, tayin ettiğim
hatta durmalarına dair olan emrimi de aynı itaat ve
gayretle tatbik etmekten başka bir şey yapmamışlardır.
Bu muharebenin daha fazla tafsilâtını yine Hamilton'un
raporunda okumak mümkündür. Onun için biz bu kadarla
iktifa edebiliriz. Yalnız şunu diyeyim ki 29 temmuzda
vuku bulmuş olan Conkbayırı muharebesi Anafartalar muvafakiyetinin
en şanlı safhasıdır.
Yaver Cevat Bey, bu muharebelerde askerimizin gayet
şiddet ve gayretle hareket ettiklerine dair izahat verdi,
misaller getirdi. Onlardan biri de şu ki kuvvei mâneviyesi
yerinde olan, mafevklerinin fedakârlığına tamamen inanan
askerde mevcut kuvvetli ruhu göstermek itibarıyla mühim
buldum. Sıhhiye efradımız bir yerde istirahat ediyorlar
ve yemek yiyorlarmış. Tam o esnada bir obüs yakınlarına
düşmüş. Askerler bir müddet toz duman arasında kalmışlar.
Sonra o sis sıyrılır sıyrılmaz görmüşler ki o askerler
arka üstü yatmış kahkaha ile gülüyorlar, kendilerine
zararı dokunmamış olan obüsle alay ediyorlar.
Paşa dedi ki: 29. 30. 31 temmuzda, 1 ve 2 Ağustos'ta
büyük mikyasta hadisat yoktur. Olanlar da sizi alâkadar
etmez.
3 Ağustos muharebesi (Kireçtepe): Kireçtepe Anafartalar
muharebe cephesinin sağ cenahında pek mühim bir mevzidir.
Düşman 2 Ağustos günü akşam saat 6.30 sonrada bir liva
kadar kuvvetiyle grubun sağ cenahına taarruz ve Kireçtepe'nin
bazı aksamını zaptetmişti. Fakat aynı gece kıt'alarımız
tarafından yapılan mukabil taarruzla Kireçtepe mevzii
istirdat edildi. Düşman 3 Ağustos günü daha faik kuvvetlerle
tekrar Kireçtepe'ye taarruz etti. Düşmanın pek ciddi
olduğu anlaşılan bu taarruzuna karşı yakından ve bizzat
ittihazı tedabir etmek üzre mezkûr cephe gerisinde Turşun
köyündeki fırka karargâhına gittim. Kireçtepe muharebe
meydanında kâfi miktarda kuvvetlerin seian toplanması
lüzumu tezahür etmişti. Onun için istifadesi mümkün
olan cüzütamları celbetmek suretiyle öğleye kadar 12
tabur cem'ine muvafak oldum. Celbolunan kuvvetler mütemadiyen
muharebe hattına yürüyorlardı. En nihayet, erkânı harbiyemden
icap edenlerle beraber bizzat ben de muharebe hattına
yaklaşmak lüzumunu hissettim. Bulunduğum yerden muharebe
hattına giden tek bir yol vardı. Bu yol mütemadiyen
sahil yakınından geçiyor, düşmanın sahile yaklaşmış
olan iki torpidosu tarafından mütemadiyen ateş altında
bulunduruluyordu. Bu sebeple ileri hareket eden tekmil
kıtaatın durmuş olduğunu gördüm. Havyandan indim, kolun
başına ve mecburî tevakkuf olunan noktaya geldim. Filhakika
oradan ileri geçmek mevtle kat'î olarak temas etmek
demektir. Halbuki bugün bu kıt'aların ileri geçmesi
lazımdı. Arkamdan ve birbirinden fasıla ile erkânı harbiye
reisi ve yaverlerim geçtiler. Ondan sonra, tevakkuf
eden kıtaat kumandanlarına "geçeceksiniz"
dedim. Parça parça koşmak suretiyle arzu edilen kıt'alar
geçirildi. Bu muharebenin neticesinde düşman hareketi
akim bırakıldı, evvelkinden daha hâkim bir vaziyet alındı.
Yaver Cevat Bey o gün arkadaşlarına o tehlike içinde
hizmet gören bir askeri anlattı: Kimsenin geçemediği
ateş içinden kemali itidal ve tevekkülle yürüyerek ilerdeki
arkadaşlarına yiyecek ve kuvvet taşıyan o fedakâr genci
Paşa, yaverinin göğsündeki nişanla hemen orada taltif
etmiş.
Paşa dedi ki: 4 ağustostan 6 ağustosa geçeceğim. Hattâ
isterseniz 8 ağustos'a geçeceğim. O gün, yani 8 ağustosta
sabahtan itibaren düşmanın bir taraftan diğer tarafa
asker sevketmekte ve gemilerden bazı kıt'alar çıkarmakta
olduğu görülüyordu. Bununla beraber cephede sükûnet
vardı. Öğleden evvel Küçük Anafartalar garbında bulunan
kıt'alar nezdine gittim, tertibatta bazı tadilât yaptım.
Karargâha avdetimde vaziyeti daha meşkûk görüyordum.
Onun için, ihtiyatta bulundurduğum fırkalara derhal
silâh başı etmelerini telefonla emrettim. Bu esnada
idi ki gittikçe mütezayit top sesleriyle beraber düşmanın
taarruza geçtiği anlaşıldı. Bu taarruz Küçük Anafarta
köyünün sureti umumîyede garbında bulunan fırkalarımıza,
Yusufçuk tepesi, İsmailoğu tepesi ve Azmak ile Kayacık
ağılı arasındaki sahaya karşı idi. Taarruz olunun cepheye
sevkolunabilecek kuvvetler Turşun köyü şimaligarbîsindeki
9'uncu fırka ile Sivli köyü civarında bulunan 6'ncı
fırka ve 8'inci ve 4'üncü fırkaların ihtiyat kuvvetleri
idi. 9'uncu fırka evvelâ tahrik olundu. 7'inci fırkayı
Süliecek ve İsmailoğlu tepesi mıntakalarında takviye
etmesini, diğer bir fırkanın Küçük Anafarta üzerine
yürümesini, diğer fırkalara, düşmanın topçuları ile
taarruz etmekte olduğu istikametleri ateş altına almalarını,
hulâsa bütün cephede icap eden tedbirlerin alınmasını
emrettim. Ancak, düşmanın hücum ettiği cepheye gönderdiğim
ihtiyat kuvvetleri muvasalat edebilmek için zaman geçecekti.
O zamanı kazanmak lâzım geliyordu. Elimde bir süvari
livası da vardı. Bu süvari kıt'asının mevcudiyeti bende
şöyle bir hatıra uyandırdı:
Fransızlar Seddülbahir cephesinde piyadelerinin hücum
hatları önünde bir süvari kıt'asını, yayılmış olduğu
halde bizim hattımıza saldırtmışlardı. Bu Fransız süvarilerinin
ateş karşısında bi-muhaba ölüme koşmaları hoşuma gitmişti.
Bu hareketi cidden şövalöresk bulmuştum. Piyadenin önünde
bir perde yapıyorlar, ve ötesi yok işte, ölüme kucak
açıyorlar, arkalarındaki piyadeyi korumak için kendilerini
feda ediyorlardı. Bu ne tasvir edilecek cesaret ve fedâkarlık
levhasıdır!
Binaenaleyh derhal bizim süvari alayı kumandanı beyi
yanıma çağırdım. İsmailoğlu tepesine taarruz eden düşmanı
aynı tarzda bir hareketle tevkif etmesini kendisine
emrettim. Pek kıymetli bir süvari kumandanı olan bu
arkadaşımız bütün cesareti necibesini bu münasebetle
izhar etti. Bana arzu ettiğim zamanı kazandırdı. Düşmanın
deniz ve kara topçuları İsmailoğlu tepesi ile Azmak
deresinin şimal ve cenubundaki mevzilerimizi şiddetle
bombarduman ediyordu. Henüz natamam olan siperlerimiz
barınılmaz bir hâle geliyordu. Bilhassa, Yusufçuk tepesine
düşman bataryaları ateşlerini temerküz ettirmişlerdi.
Düşman bütün cephe üzerine piyadesiyle de taarruz ediyordu.
Topçularımızın, piyadelerimizin kemali metanetle icra
ettikleri ateş sayesinde bütün bu cephelerdeki düşmanın
ilk taarruzu telefat ile püskürtüldü. Öğleden sonra
4 ile, 4.50 raddelerinde tahminen bir fırka kadar düşman
kuvvetinin birbirini müteakip birkaç kademe olan Lâletepeden
ilerlemekte olduğu görüldü. Bu düşman kuvvetleri Mestantepe
ve Kayacıkağılı'na doğru yanaşıncaya kadar pek çok telefat
verdi. Ve birçok defa tevakkufa mecbur oldu. Bazı aksamı
darma dağınık bir hâle geldi. Fakat herhalde ilk taarruza
yapan düşman kıt'atı takviye olundu. Ve ikinci defa
olarak tekrar taarruza kalktı. Bu defa da Yusufçuk tepesine
karşı vaki olan hücum defedildi. Yalnız bir jandarma
bölüğümüzün geriye çekilmesi üzerine orası derhal takviye
olunarak bir süngü hücumu ile düşman o noktadan da atıldı.
Düşman saat 6 sonraya doğru taarruzunu faik kuvvetlerle
ve efradı İngiliz asılzadelerinden mürekkep ikinci süvari
yaya fırkası ile üçüncü defa olarak tekrar Yusufçuk
tepesine girdi. Tarafımızdan birinci hatlar takviye
olunarak icra ettiğimiz taarruza düşmanı o tepeden attık.
Hakimiyet bizde kaldı. Düşmanın Azmak cenubunda yaptığı
taarruzlar da püskürtüldü. Bu suretle 8 ağustosta düşmanın
lâakal biri taze olmak üzre üç fırka ile yaptığı taarruz
neticesinde on beş yirmi bin kadar zayiatı oldu.
Düşmanın maksadı bence Kayacıkağılı, İsmailoğlu ve Yusufçuk
tepelerini zaptederek cephemizi yarmaktı. Ve bu hat
dahilinde şarka ilerleyecekti. Filhakika pek büyük azim
ve inat ile müteaddit taarruzlar yaptı. Kıt'alarımızın
ve başlarında bulunan kumandanlarla zabitlerimizin metanetleri,
fedakârlıkları sayesinde düşmanın hücumları göğüs göğüse,
süngü süngüye karşılanarak imha edildi. Neticei muvaffakiyet
de bizde kaldı.
Paşa, General Hamilton'un raporunda, aynı güne tesadüf
eden vakayii hikâye eden sahifeleri yüksek sesle okudu
ve bana dedi ki:
-Görüyor musunuz, işte o da bu mağlûbiyete kabul ediyor.
Yalnız tasavvur etmediği müşkülâtı bu mağlubiyeti sebep
gösteriyor. Halbuki benim ve kıt'alarımın içinde bulunduğumuz
müşkülât, muhakkak ki onlarınkinden daha az değildi.
Ve kendi ifadesine nazaran "üç fırkadan da fazla
olduğu anlaşılan ve bahusus damarlarında bir damla İngiliz
kanı cevelân eden her bir ferdi iftiharından lerzedar
eyleyecek derecede ulvî bir manzara" arzettiğini
söylediği İngiliz asılzadeler fırkasını mağlûp etmek
için benim kullandığım kuvvetlerin miktarını Hamilton
tarihi harpte okuyacağı zaman Türk askerlerini, Türk
zabit ve kumandanlarını herhalde bu İngiliz fırkasının
ulviyetinden daha âli bulacaktır. Bundan eminim. Sir
Hamilton mezkûr fırka efradı için diyor ki: "Bu
derece güzide efrada zamanı hazır muharebatında pek
ender tesadüf olunur". Bunu böyle kabul edersek
o halde bizim 34'üncü ve 64'üncü alaylarımızın -ki onları
mağlûp etmiştir- efradına dünyanın hiçbir ordusunda
tesadüf etmek ihtimali olmadığı itiraf olunmalıdır.
Yalnız Sir Hamilton'u parlak gayesine muvaffak olmaktan
men'ettikleri için İngiliz kumandanın "Türkler
ikinci yaya süvari fırkasının, kendilerinin gırtlaklarına
yapışıp bir haddi tedip yemekten kendilerini kurtardıkları
için pek talihli imişler" sözünü pek bayağı bulurum.
Ve buna mukabil şu cümleyi kullanmaya kendimi mezun
addederim. İngiltere'nin baisi iftiharı olan ikinci
Mavend yaya süvari fırkası efradının temiz kanlı ve
mert Türk kahramanları karşısında dayanamadıkları bence
bizim için daha şayanı iftihardır. Hakikaten Türkler
takati beşerin fevkinde bir kudret göstermişlerdir.
Şimdi gelelim 13 ağustos muharebesine. Anlıyorsunuz
ki sekizden on dörde kadar olan günlerin hadisatından
bahse lüzum görmüyorum.
14 ağustos Kayacıkağılı muharebesi: O gün düşman kesif
topçu ateşiyle Kayacıkağılı cephesinde bulunan fırkamızı
ateş altına alarak oradaki siperlerimizi döğmeye başlamış.
Bu ateş öğleden sonra saat dörde büsbütün kesbi şiddet
etmiş. Buna gemi topçuları da iştirak etmekte imiş.
Mustafa Kemal Bey, düşmanın o cepheye bir taarruz hazırlamakta
olduğuna kat'î bir surette hükmetmiş. Oradaki fırka
kumandanına, böyle bir taarruza mukabele maksadıyla
hazırlanması için icap eden emri vermiş. Aynı zamanda
mümkün olan tekmil topçularına da o istikamette ateş
açtırmış. İhtiyat fırkalarından birine de hazırlık emri
verilmişti. Filhakika düşman mezkûr cepheye taarruz
etmiş.
Mustafa Kemal Bey, oradaki fırka kumandanından vazıh
haber alamadığı için, kendisine telefonla şu emri veriyor:
"İlerideki kuvvetleri kullanacak kimsenin orada
bulunmadığını anlayarak meteessir oluyorum. Her halde
birinci hatlar teksif edilmeli. Düşmanın hücumu halinde
derakap süngü ile karşılanacak surette ihtiyat taburları
birinci hatta takrip edilmeli. Bunun böyle yapıldığından
ben emin olmalıyım. Rica ederim icraatınızı hemen bildiriniz".
Aynı zamanda demin bahsettiği ihtiyat fırkasını da o
cepheye hareket ettirmiş. Erkânı harbiyesinden Pertev
Bey'i de haber zabiti olarak oraya göndermiş. Almakta
olduğu haberler natamammış. Bununla beraber düşmanın
siperlerimize girmiş olduğuna kanaat getirmiş.
"Fırka kumandanının verdiği haberlerle vaziyet
tenevvür etmiyordu. O kadar ki bu fırka kumandanına
muğber oluyordum. Saat 6.15 sonrada da kendisine bu
emri verdim" dedi.
-Mümkünse lütfen okur musunuz?
-Ben şu habere intizar ediyorum: Siperlerimize giren
düşman mahvedilmiş, düşman siperlerine askerlerimiz
girmiştir. Bundan başka hiçbir haber bence haizi ehemmiyet
değildir. İşte bu emri verdim.
-Netice ne oldu efendim?
-Bu emirden sonra gelen raporlarda da vuzuh yoktu. Bunlarda,
hareketin iyice hava karardıktan sonraya talikine müsaade
etmem talebinde bulunuyordu. Bunun üzerine yeni bir
emrimde dedim ki: "Düşmanın tardı için gecenin
hulûlünü bekleyerek bir an bile kaybetmek kat'îyyen
caiz değildir. Düşman da karanlıktan bilistifade fazla
takviye kıt'aları alır. Faalâne hareket ederek düşmanı
hemen tardetmeniz matluptur. Gönderdiğim takviye kıtaatı
ile irtibat peyda ediniz. Onları cephe gerisine yaklaştırınız
ve bana bildiriniz."
Bu fırka cephesinde o gün ve bütün gece sabaha kadar
müteaddit defalar kanlı boğuşmalar olmuş. Neticede düşman
maksadını elde etmekten mahrum kalmış. Bundan başka
bizim için pek parlak bir muvaffakiyet denecek derecede
de fazla zayiata uğramış.
14/15 gece yarısından sonra düşman Mestan tepeden Yusufçuk
tepesine taarruza teşebbüs etmişse de piyade ateşlerimizle
bu da bertaraf edilmiş.
Paşa dedi ki:
-İşte bu Kayacıkağılı muhaberesinden sonra nihayete
kadar artık ciddî hiçbir muhabere vukubulmamıştır. Bu
uzun müddet zarfında gerek biz gerekse düşman tahkimat
ve tertibatla iştigal ettik. Bütün tafsil ettiğimiz
bu muhaberelerde düşman pek büyük zayiata duçar olduğu
ve bizim tahtı hakimiyetimizde kalmaktan kurtulamadığı
için bütün ümitleri kırıldı. Ben 27 teşrinisanide rahatsızlandım.
-Demek her gün sarsıp emellerinden uzaklaştırdığınız
düşmanınızın kaçtığını görmediniz.
-Hayır! Fevzi Paşa. Haz. ni (Mareşal Fevzi Çakmak) yerime
tevkil ettim. İstanbul'a geldim.
-Firar haberini nereden aldınız efendim?
-Zannederim on gün sonra, İngilizlerle Fransızların
topraklarımızdan kaçtığını İstanbul'da işittik. Bilâhare
erkânı harbiye reisimin buna dair verdiği rapora istinaden
İngilizlerin bu hareketini izah için, başka kelime aramaya
lüzum görmüyorum. Bu tabirin bütün vüs'ati mânasıyla
kaçtılar, kaçtılar diyeceğim. Bu, kendilerince muvaffakiyetli
bir kaçıştır, dedi.
Ve gülümsedi.
Bu kadar zaman bana şu hulâsaları vermek için yorulan
kıymettar zata teşekkürler ettim. Ve askerlik hayatına
İstanbul'dan Yafa'ya sürülmekle başlayan, Hareket Ordusu
gibi, Trablusgarp ve Balkan muharebeleri gibi memleketin
en tehlikeli zamanlarında can verircesine vazife başına
atılan bu kahramanın elini sıktım. İçimde ona karşı
derin bir hürmet, bir İstanbul çocuğu ruhu ile derin
bir şükran olduğu halde yanından ayrıldım.
|