|
Neolitik Çağ (M.Ö. 8000-5000)
İnsanoğlu bundan 40 bin yıl önce, bugünkü fizik yeteneklerine
ulaşmaya başladığı ve ateş yakmasını da öğrendiği halde
uygar denebilecek duruma ancak on iki bin yıl önce yerleşik
hayat şekline geçmesiyle ulaşabilmiştir. Yerleşik olmak
insana mal ve zahire biriktirme imkanları sağladı. Dünyanın
bir çok yerinde bu çağdan kalma küçük yerleşmeler gün
ışığına çıkarılmıştır. Bunlardan en ileri düzeyde olan
ikisi Orta Anadolu'da Konya dolaylarındaki Çatalhöyük
yerleşmeleridir. Çatalhöyük'te insanoğlu daha M.Ö. 7.
ve 6. binlerde duvarları renkli resim ve renkli kabartmalarla
kaplı kerpiçten evlerde oturuyor, odalarını pişmiş topraktan
renkli vazolar ve heykelciklerle süslüyordu. Heykelciklerin
büyük bir bölümü çıplak bir tanrı kadını, toprak anayı,
tasvir etmektedir. Duvarcılar ve çeşitli meslek erbabı
obsidyandan yapılmış aletleri kullanıyorlardı, çiftçiler
öküzlerle sürdükleri tarlalarda buğday, arpa ve mercimek
yetiştiriyorlardı. İş adamlarının pişmiş topraktan mühürleri,
kadınların cilalanmış obsidienden aynaları vardı. Çatalhöyüklüler'in
sofralarında ekmek, sebze ve meyveden başka keçi ve
koyun eti de yer alıyordu. Evlerini, evcil hale getirdikleri
köpekler koruyordu. Bu evlerden birinin duvarında patlama
halinde bir yanardağın, muhtemelen Hasan Dağı'nın tasviri
bulunuyordu. Bu eser, sanat tarihinin bu güne kadar
bilinen en eski manzara (paysage) resmi olup, sözü edilen
öteki buluntularla Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde
sergilenmektedir. Müzede ayrıca evlerden birisinin "kült
odası" orjinal şekline yakın hali ile yer almaktadır.
Kalkolitik Çağ (M.Ö. 5000-3000)
Kalkolitik Çağ'da, yani Maden - Taş çağında, Anadolu
bir duraklama dönemi geçirir. Bu iki bin yıl içinde
de güzel keramik örneklerine rastlanırsa da Mısır ve
Mezopotamya yanında Anadolu artık geri kalmış bir ülkedir.
Tunç Çağı (M.Ö.3000-2000)
Bakır, çinko ve kalayın karışımı ile elde edilen tunçtan
eserlerin ortaya çıktığı çağda Anadolu bir ölçüde olsun
canlanmaya başlar. Troia II yerleşmesi erken Tunç Çağı'nın
(M.Ö. 3000-2500) Anadolu'daki en parlak merkezidir;
ancak Mısır'da ve Mezopotamya'da yazının kullanıldığı
bir dönemde Anadolu hâlâ geri kalmış durumdadır.
Anadolu 2500 yılı bulan bir duraklamadan sonra ilk önce
Orta Tunç Çağı'nda (M.Ö. 2500-2000) yeniden gelişmeye
başlar. Her ne denli yazı kullanmıyorlarsa da Orta ve
Güneydoğu Anadolu'daki Hatti Uygarlığı ile kuzeybatı
Anadolu'daki Troia II yerleşmesi dünya medeniyetinde
müstesna bir yer alırlar.
HATTİ UYGARLlĞl (M.Ö. 2500 - 2000)
Hitit metinlerinde kalıntılarına rastladığımız Hatti
dili kendine öz bir yapıya sahip olup, kendisi ile çağdaş
olan dillerden hiç biriyle benzerlik göstermez. Hattiler
Mezopotamya etkileri taşımakla birlikte sanat ve genellikle
maddi kültür yönünden güçlü bir özgünlük gösterirler.
Din, töre, mitoloji ve sanat bakımından büyük bir varlık
sergileyen Hattilerin etkileri Anadolu'da iki bin yıla
yakın bir süre boyunca yaşamıştır. Nitekim Anadolu M.Ö.
2500 - 700 tarihleri arasında bütün komşuları tarafından
hep Hatti ülkesi adı ile anılmıştır. Yine bu nedenle
Indo-Avrupa kökenli Hititler de bütün tarihleri boyunca
yazılı kaynaklarında Anadolu'yu Hatti Ülkesi olarak
anmışlardır. Eski Testament'deki Cheta (Kheta) ile de
Anadolu'da oturan halkın kastedildiği sonradan, bu yüzyılın
basında Boğazköy tabletlerinin keşfinden ve okunmasından
sonra anlaşıldı.
Hatti ülkesi küçük beyliklerden oluşmakta idi. Aynı
zamanda en yüksek rahip sıfatını da taşıyan bu kralcıklar
çok özgün sanat eserlerinin meydana gelmesini sağlamışlardır.
Alacahöyük, Horoztepe ve Mahmatlar gibi Kızılırmak kavsi
içindeki bölgelerde bulunmuş olan bu eserler hayvan
şeklindeki tanrıları; boğalar fırtına tanrısını; geyikler
onun karısı olan tanrı kadın Vuruşemu'yu; kral standartları
ise evreni (Universium'u) tasvir etmektedirler. Çoğunlukla
bir çift öküz boynuzu üstünde duran bu evren sembolü,
Türkiye'de hâlâ yaşayan bir masalın "Dünya bir
öküzün boynuzları üzerinde durur ve öküz başını salladığında
deprem olur" biçimindeki inancın kaynağı olmak
gerektir.
TROİA II YERLEŞMESİ (M.Ö. 2500- 2000)
Orta tunç çağının Anadolu'daki ikinci büyük kültür merkezini
yukarıda da Söylediğimiz gibi Çanakkale'deki Troia 2
yerleşmesi oluşturmaktadır. Troia'yı ilk kazan Schliemann'ın
burada bulduğu ve yanlışlıkla Priamos'un hazinesi adını
verdiği altından kaplar ve çeşitli ziynet eşyasından
oluşup, Berlin Müzesi'ne götürülmüş olan eşsiz eserler
ne yazık ki II. Dünya Savaşı'nda ortadan yok olmuşlardır.
Bugün bu ünlü hazineden sadece İstanbul Müzesinde küçük
fakat çok önemli bir bölüm kalmıştır. Ancak yitirilen
altın kapların çok güzel galvanize kopyaları mevcuttur.
H. Schliemann yaptığı kazılar sırasında Troia II 'yi
büyük ölçüde tahrip etmiş olmakla birlikte bugün kazı
yerinde bu yerleşmenin giriş rampası ve kent duvarı
ile büyük megaronların bir bölümü ayakta durmaktadır.
HATTİ - HİTİT BEYLİKLER DÖNEMİ (M.Ö 2000 - 1750)
M.Ö. üçüncü binin sonlarında Kuzey Avrupa'dan sıcak
ülkelere doğru olagelen Indoavrupalı kavimlerin büyük
göçü sırasında aynı kökten olan Hititler, Kafkasya üzerinden
Anadolu'ya geldiler. Ancak Hitit kabilelerinin bu göçü,
istiladan çok sızma yolu ile gelişti. O dönemlerde Hatti
beyliklerinin egemenliğinde olan Anadolu'da M.Ö. 2.
binin ilk çeyreğinde Indoavrupalı kökenli beyliklerin
de birdenbire yer aldığını görüyoruz. Giderek Hitit
beylikleri çoğalmış ve böylece 1750 sıralarında Anadolu
dışardan gelen Hititlerin eline geçerek Hitit Devleti
kurulmuştur.
HİTİT DEVLETİ (M.Ö 1750-1200)
Yukarıda anlatıldığı üzere Anadolu'ya M.Ö 2000 tarihlerinde
gelen Hint Avrupalı Hititler 1750 tarihlerinde ilk krallıklarını
2. bin ortalarında ise Hitit Büyük Krallığı'nı (Hitit
İmparatorluğunu) kurdular.
Hititler M.Ö 15 ve 14. yüzyıllarda yakın doğunun en
büyük devletlerinden birini oluşturuyorlardı 13. yüzyılda
ise dünya egemenliğini Mısır İle paylaşıyorlardı.
M.Ö 1875'te Hititlerle Mısırlılar arasında Kadeş'te
yapılan büyük savaşta Hitit kralı Muvattalli o çağın
en güçlü vurucu silahı olan atlı savaş arabalarından
3500 tane kullanarak rakip orduyu bozguna uğrattı. Hattuşili
4 ile Ramses 2 arasında imzalanan muahedenin Hititce
metni İstanbul arkeoleji müzesinde sergilenmektedir.
Bu belge Dünya tarihinin iki büyük devlet arasında aktedilmiş
ilk politik antlaşmasıdır.
Hititlerin ilk merkezlerinden biri olan Kaneş'te (Kayseri
yakınındaki Kültepe'de) M.Ö 18. yy da çivi yazısı kullanılmakta
idi . Ayrıca halkın anlaması için kendi icatları olan
hieroglifleri, yani resimli yazıları da vardı. Böylece
Anadolu'da tarihi çağ Mısır ve Mezopotamya'dan 1000
yıl sonra, ilk önce Hititlilerle başlamış bulunuyordu.
Yukarıda Hatti bölümünde Hititlerin Mezopotamyalılar
gibi Anadolu'yu "Hatti ülkesi" adı ile andıklarını
ve eski Testamente de zikredilen Khetaların da bu Hatti
adında geldiğini söylemiştik. Hitit dilinin çözülmesi
sırasında filologlar hep Hatti adına rastladıkları için
Hint-Avrupa kökenli olan ve aslında Nesi'ler denmesi
gereken bu kavme, eski Testamenteki deyişten de esinlenerek
yanlışlıkla Hitit adını taktılar. Hititlere İngilizce
"The Hitites" Almancada "die Hethister",
Fransızcada "Les Hitites" , İtalyancada "
Gli ititi " denmektedir. Türkçede önceleri "Eti"
sözcüğü kullanılıyordu. Şimdi ise Hitit tabiri yerleşmiş
bulunmaktadır.
Hititler, din, mitoloji, töre, örf ve adet ile kültür
ve sanatın bütün alanlarında Hattilerin etkisi altında
kalmışlar; birçok tanrı adı ile ırmak ve kent adlarını
da Hattilerden almışlardır. Örneğin Hitit başkenti Hattuşa'nın
aslı Hattice olup Hattuş'tan gelmektedir. 4 büyük Hitit
kralının adı olan Hattuşili de aynı kökten kaynaklanmaktadır.
Büyük oranda Hatti ve Mezopotamya etkileri taşıdığı
halde Hitit kültürü kendine has ilginç bir karakter
sergiler. Tapınakları, özgün bir nitelikte olup, "kent
duvarları ise düşmana saldırı imkanına sahip bir savunma
sistemi oluşturmaları bakımından Dünya'da eşsizdirler.
Hitit figüratif sanatı da İkonografi bakımından Mezopotamya
etkileri göstermekle birlikte orijinal ve ilginç bir
sitil yaratmıştır.
Hitit ülkesi yakın şarkta kadını önemli sosyal haklara
sahip olduğu ve insan haklarının büyük ölçüde yasa güvencesi
altında bulunduğu tek memleketti.
HURRİ UYGARLIĞI
Aşağı yukarı Hititlerle çağdaş olarak Doğu Anadolu'da
egemen olan ve Hintli bir krallık ailesi tarafından
idare edilen Mitanniler Hurrice konuşuyorlardı. Kendi
başına bir tür oluşturan bu dil daha sonra adlarına
13. Yüzyılın ilk yarısından beri rastlanan Urartular
(M.Ö 900-600) tarafından da kullanılmıştır. Hititler
13. yüzyılda da büyük ölçüde Hurri etkisinde kalmıştır.
Troia 6 Uygarlığı (M.Ö. 1800 - 1275)
Hitit büyük krallığı ile çağdaş ve üstün düzeyde bir
krallık da Çanakkale'de Troia 6 uygarlığını geliştirmiştir.
Myken'lerle akraba olan bu kavmin meydana getirdiği
yerleşme Homeros'un Ilias destanına sahne olan Ilion
kentdir. Troia 6'nın kent duvarı ve megaronları çok
iyi korunmuş olup, Türkiye'nin en değerli ziyaret yerlerinden
birini oluştururlar. Troia kazılarında bulunan önemli
keramik eserler İstanbul Arkeoloji Müzelesi'nde sergilenmektedir.
"Ege Göçü" ve Balkan halklarının Anadolu'yu
istilası (MÖ 1200)
MÖ 1200 tarihlerinde olagelen büyük "Ege Göçü"
sonu Balkanlardan gelen Indoavrupalı kavimler önce Troia
6'yı sonra Hattuşa'yı tahrib ederek bu iki özgün kültürlü
devletin ortadan kalkmalarına neden olmuşlardır. M.Ö.
1200 den sonra yazı da kullanılmaktan çıkmış, Anadolu
bölge bölge 300-400 yıl boyunca kültürden yoksun fakir
bir seviyeye düşmüştür. Troia 7b1 bölümde de bulunan
elle yapılmış kaba keramikle Troia 7b2'de ele geçen
Buckelkeramik söz konusu Balkan kavimlerine ait olup
İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir.
O. birinci binin ilk yarısında küçük Anadolu Devletleri
M.Ö. 2. Binin ilk çeyreğinde olduğu gibi demir çağında
da (M.Ö. 1200-700 ) Anadolu yarımadası çeşitli topluluklara
ait büyüklü küçüklü beyliklerin idaresinde idi. Güneydoğu
Anadolu'da kısmen Suriye'de olmak üzere Geç Hititler,
Doğu Anadolu'da Hurrilerin devamı olan Urartular, Orta
Anadolu'da ise Frygler, Lydialılar ve Güneybatı Anadolu'da
Kanalılar, ve Lykialılar üstün değerde uygarlıklar kurmuşlardır.
Geç Hitit Beylikleri (M.Ö. 1200 - 700)
Güneydoğu Anadolu'da ve bugünkü kuzey Suriye'de yerleşik
olan Geç Hititler büyük oranda Anadolu Hitit kültürünü
sürdürmüşlerdir. Giderek Babil, Asur, Aram ve Fenike
etkisine girmiş olan Geç Hititler özellikle 8. ve 7.
Yüzyıllarda henüz gelişme yolundaki Hellen sanatına
büyük ölçüde etkili olmuşlardır.
Urartu Uygarlığı (M.Ö. 900-600)
Doğu Anadolu'da Van bölgesinde ve İran'la bugünkü Rusya'da
yerleşik olan Urartular Sami, Hint avrupa ve Hatti dilinden
de başka bir dil olan Hurrice'nin bir lehçesini konuşuyorlardı.
Krallıkları 8. yüzyılın ortalarında kısa bir süre için
Suriye kıyılarına dayanan Urartular özellikle maden
işçiliğinde ileri bir düzeyde idiler. Urartu tunç eserleri
Frygia ile Etrüsk kentlerinde bulunmuştur.
FRİGYA UYGARLIĞI (M.Ö 750 - 300)
Frigler Troya 6'nın tahribinden sonra Anadolu'ya gelen
Balkan kökenli kavimlerden biridir. Ancak siyasal bir
topluluk olarak ilk defa M.Ö 750'den sonra ortaya çıkmışlar,
Midas döneminde ise ( M.Ö 725 - 675 ) bütün Orta ve
Güneydoğu Anadolu'ya egemen güçlü bir Krallık seviyesine
ulaşmışlardır. Frigyalılar kısa bir süre içinde Anadolulaşmışlar
ve büyük oranda Geç Hitit ve Hellen etkileri altında
kalmış olmakla birlikte özgün bir kültür oluşturmuşlardır.
Friglerin maden ve ağaç işçiliğinde, dokumacılıkta yarattıkları
eserler Helen dünyasına örneklik yapmıştır. Frigler
Helenlere ayrıca müzik alanında esinlenme kaynağı olmuşlardır.
LİDYA UYGARLIĞI (M.Ö 700 - 300)
Lidyalıların dili Hint Avrupa kökenli olmakla birlikte
M.Ö 2. binden önceki yerli Anadolu dillerinin unsurlarımda
taşır M.Ö 7. yüzyılda İon kentlerine zaman zaman egemen
olmuşlarsa da büyük ölçüde Helen kültürünün etkisi altında
kalmışlardır. Böyle olmakla birlikte yapı işçiliğinde
ise onlara örnek olmuşlardır.
KARYA & LİKYA UYGARLIKLARI (M.Ö 700 - 300)
Lidyalılar gibi Karya ve Likyalılar da büyük ölçüde
eski Anadolu dillerinden unsurlar taşıyan ancak Hint
Avrupalı olan bir lehçe konuşuyorlardı. Karyalılar hakkındaki
bilgimiz çok azdır. Buna karşılık Likyalıların Güney
Batı Anadolu'da sağlam olarak ayakta duran fevkalade
güzellikteki kaya mezarları, Türkiye'nin en göz alıcı
anıtları arasında yer alırlar.
İON UYGARLIĞI (M.Ö 1050 - 300)
Eski İzmir kazılarının ortaya koyduğuna göre İon kentleri
1050 sıralarında kurulmuşlardır. 300 yıl boyunca ilkel
bir düzeyde tarımcı topluluklar olarak yaşayan İonlar,
8. yüzyılın ikinci yarısında Mısır, Fenike, Asur ve
Hitit merkezlerinin etkileri ile gelişmeye başlamışlar,
ancak parlak dönemlerinin M.Ö 650 - 545 yıllarında idrak
etmişlerdir.
İonların Dünya tarihindeki önemleri özgür düşünce ile
özgür bilimsel araştırmanın ilk önce onların kurdukları
kentlerde doğmuş olmasından ileri gelmektedir. Özellikle
Miletos kentinde doğan filozofları, doğayı ve doğa olaylarını
dinsel kurallardan ve boş (batıl) inançlardan sıyrılmış
bir davranışla araştırmaya başladılar. Annesi Helen,
babası Karyalı Hexamyes olan doğa filozofu Thales başta
olmak üzere Anaximondros ve Anaximenes gibi düşünürler.
Mısır ve Mezopotamyadan öğrendikleri bilgilere dayanarak
bu yeni özgür davranışla, felsefe, matematik, geometri
ve astronomi gibi müspet ilimlerin İlk temellerini attılar.
Mısır'ı ve Mezopotamya'yı gezmiş olan Thales, o ülkelerde
elde ettiği bilgilerle dünya'da ilk defa bir doğa olayını,
M.Ö. 28 Mayıs 585 tarihinde olagelen güneş tutulmasını,
önceden hesap etti. Bu bilimsel tespit ilk adım oldu:
İslâm dünyasında Arap, İran ve Türklerin M.S 9. ve 12.
yüzyıllarda geliştirdikleri ilk Rönesans hareketiyle
gelişti. Daha sonra Avrupa'da Rönesans çağında ve özellikle
l9. ve 20. yüzyıllarda oluşturulan, nihayet Ay'a insan
gönderme başarısına kadar uzanan bilimsel araştırmaların
ilk adımı oldu.
Bu çağda İonia, şiir ve sanat alanında da Dünya'nın
bir numaralı merkezi idi. Gerçekten Efesos'daki 55 x
110 metre boyutlarındaki Artemis tapınağı Dünya'da ilk
defa olmak üzere tamamıyla mermerden inşa edili, İon
mimarlık düzeni Atina'ya da geçmiş ve sonraları Avrupa'nın
ve Amerika'nın çeşitli dönemlerde tekrar etmekten zevk
aldığı bir mimarlık düzeni olarak 20. yüzyıl başlarına
kadar yaşamıştır.
İon mimarlığının güzel ve iyi korunmuş kalıntıları bugün,
Bergama, Sardis, Efes, Priene, Miletos, Didyma, Afhrodisias
ve Aizanoi gibi eski kentlerde bütün güzellikleri ile
ayakta durmaktadır. İon sanatının heykelleri de Türk
müzelerinde korunmaktadır. İon vazoculuğu, Yunanistan'daki
yaratıların yanında ikinci plânda kalırsa da taşıdıkları
cana yakın mizah üslubu bakımından eşsizdirler.
PERS EGEMENLİĞİ (M.Ö 545 - 383)
Anadolu 6. yy'ın ortasından Büyük İskender'in Anadolu'ya
gelişi ve Dara'yı 333 tarihinde İssos da yenmesine değin,
İran egemenliği altında kalmıştır. İranlıların bütün
Anadolu'yu ele geçirmeleri sonunda İon uygarlığının
dünyadaki öncülüğü son bulmuştur. Ancak bazı İran satraplarının
bağımsız krallar gibi hareket etmeleri nedeniyle M.Ö
5. yy Sonunda ve 4. yy da özellikle "aryada, Likya'da
ve Propontis de dünya çapında eserler meydana gelmiştir.
Bunların en önemlileri Xanthos'daki Nereidler anıtı
ile Bodrum'daki Maussoleum idi. Her iki anıtın mimarlık
ve heykel eserleri şimdi büyük ölçüde British Museum
da olmakla birlikte Bodrum'da da bazı buluntular mevcuttur.
HELLENİSTİK ÇAĞ (M.Ö 333 - 30)
Büyük İskender'in Anadolu'yu İranlıların alinden alıp
Hellen kentlerine bağımsızlıklarını kazandırması ile
Yarımada yeniden dünya sanatında ön sırada yer aldı.
Gerçekten, Assos, Bergama, Magnesia, Efes, Tralleis
(Aydın) Miletos ve Didyma gibi kentler yine ön plana
geçti ve burada yaratılan mimarlık eserleri büyük ölçüde
Roma sanatına da etkili oldu.
ROMA ÇAĞI (M.Ö 30-M.S 395)
Romalılar tuğlaları harçla birbirlerine bağlama (perçinleme)
yöntemini geliştirerek inşa ettikleri kemerler, tonozlar
ve kubbeler sayesinde geniş hacimli yapılar ortaya koymuşlar
ve böylece tarihin ilk büyük mühendislik eserlerini
yaratmışlardır. İlk önemli eserler Roma da geliştirilmiş
olmakla birlikte, Anadolu da kısa sürede yeni inşa yönteminin
büyük bir başarı ile uygulandığı ülke oldu. Batı ve
Güney Anadolu'da olduğu gibi Yarımadanın içlerindeki
birçok yerde de bayındır kentler gelişti. Bu kentlerin
hepsinde Agora, Belediye binası, Gymnasium, Stadium,
Tiyatro, Hamamlar ve Çeşmeler gibi birçoğu mermerden
yapılmış olan anıtsal yapılar yer alıyordu. Yollar da
mermer plakalarla döşeliydi ve iki yanlarında sütunlu
revaklar bulunuyordu. Böylece kentliler yazın güneşten
ve tozdan, kışın soğuktan ve çamurdan korunuyorlardı.
Yarımadanın bütün bölgeleri sağlam ve iyi bakımlı yollar
taş köprülerle birbirine bağlanmıştı. Tarihte ilk kez
olmak üzere yollarda mesafeleri gösteren mil taşları
da vardı. Özellikle M.S 2. yüzyıl süresince Anadolu
dünyanın en bayındır ülkelerinden biri idi ve kentlerinin
konforu ve güzelliği yönünden Roma ile boy ölçüşecek
seviyeye ulaşmıştı. Batı ve Güney Anadolu'da bugün düzinelerce
ören yeri Roma çağındaki durumları ile korunmuş olup,
ziyaretçilerin hayranlıklarını çekmektedirler.
|